Feeds:
Yazılar
Yorumlar

bi tabloda farkli kayitlar arasindaki saat farklarina gore kayitlari isaretlemem gerekti.

borsaci oldugumuzdan birbirine cok yakin tradeleri isaretlemekti

cozumum asagidaki gibi oldu

 ============================

temp tablo

 ============================

CREATE TABLE #Scalpers(

    CustomerID INT,

    ParityID INT,

    ProcessDate DATETIME,

    BuySell CHAR(4),

    OrderID INT,

    isSuspicious TINYINT NOT NULL DEFAULT(0)

)

Cursor suz cozum (solution without cursor)

=======================

UPDATE #Scalpers

SET isSuspicious = 1

WHERE OrderID IN (

    SELECT scl.OrderID

    FROM #Scalpers scl, #Scalpers scl2

    ,(

        SELECT CustomerID, ParityID

        FROM #Scalpers

        GROUP BY CustomerID, ParityID

    ) As t1

    WHERE t1.CustomerID = scl.CustomerID AND t1.ParityID = scl.ParityID

            AND scl.OrderID <> scl2.OrderID AND scl.CustomerID = scl2.CustomerID AND scl.ParityID = scl2.ParityID

            AND DATEADD(second,60,scl.ProcessDate) > scl2.ProcessDate

            AND DATEADD(second,-60,scl.ProcessDate) < scl2.ProcessDate

    GROUP BY scl.OrderID

)

Cursor lu cozum (solution with cursor)

========================

DECLARE @CustomerID INT, @ParityID INT,@ProcessDate DATETIME, @BuySell CHAR(4), @OrderID INT

   
 

DECLARE CRS_Scalpings CURSOR FORWARD_ONLY

FOR

SELECT CustomerID, ParityID, ProcessDate, OrderID

FROM #Scalpers

ORDER BY CustomerID, ParityID, ProcessDate, OrderID

   
 

   
 

OPEN CRS_Scalpings

   
 

FETCH NEXT FROM CRS_Scalpings INTO @CustomerID, @ParityID, @ProcessDate, @OrderID

   
 

WHILE @@FETCH_STATUS = 0

BEGIN

      
 

    UPDATE #Scalpers

    SET isSuspicious = 1

    WHERE CustomerID = @CustomerID AND ParityID = @ParityID

         AND DATEADD(second,60,ProcessDate) > @ProcessDate

         AND DATEADD(second,-60,ProcessDate) < @ProcessDate

         AND OrderID <> @OrderID

   
 

    FETCH NEXT FROM CRS_Scalpings INTO @CustomerID, @ParityID, @ProcessDate, @OrderID

END

   
 

CLOSE CRS_Scalpings

DEALLOCATE CRS_Scalpings

SELECT col1.NAME, temp.name

FROM sys.COLUMNS col1

JOIN sysobjects ob ON ob.ID = col1.OBJECT_ID AND ob.name = ‘Customer’

LEFT JOIN( SELECT col2.NAME

FROM sys.COLUMNS col2

JOIN sysobjects ob2 ON ob2.ID = col2.OBJECT_ID AND ob2.NAME = ‘Customer_Log’

) AS temp ON temp.NAME = col1.name

Kitap tavsiyesi

İstanbul’a ve şehirlere dair bilmediğiniz şeyler bulacaksınız içinde…

 

Neydi yapmak istediğiniz?

- Özel hayatını anlattığımız söyleniyor, ama aslında film onu anlatmıyor. Başka bir mücadele var Atatürk’ün hayatında, ben onu fark ettim ama gelen tepkilere bakıyorum da filme çok yedirememişim. Asıl mücadele ne Yunanlılara ne asi Kürtlere ne de gericilere karşı veriliyor. Atatürk’ün asıl mücadelesi, “İktidarı, gökyüzünden yeryüzüne indirme meselesi.” Ben bütün mücadelesini topyekûn elden geçirdiğimde bunu gördüm. Üstelik yapmaya çalıştığı çok özel bir şey, sadece Türkiye’yi değil bütün insanlığı ilgilendiriyor. Bütün insanlığı dönüştürebilecek bir şeyden söz ediyor. O sonda yaptığı konuşmada söylediği bir şey var ki -ben bunun filmin en çok konuşulacak şeyi olacağını sanıyordum, üzerine kimse bir satır bile yazmadı- bunu insanlık tarihinde söyleyebilecek başka bir lider bilmiyoruz. “Biz ilhamlarımızı gökten değil, yeryüzünden alıyoruz, bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla bir tutulmamalıdır”
diyor. Burada sadece İslam da söz konusu değil, bütün dinlere bir gönderme var.

Peki o zaman filmde niye bunun altını daha çok çizmediniz? Öyle geldi geçti…

- Haklısın. Belki de tamamen bunun üzerine bir film yapmalıydım. Ama sen de kabul et ki bu kolay bir mesaj değil, Atatürk bunu sereserpe Meclis kürsüsünden söyleyebiliyor, biz üzerinden 70 yıl geçtikten sonra bile henüz o cesarette değiliz. Bahsettiği, Barack Obama’nın İncil’e el basarak yemin etmesine uzanan bir süreç.
Bütün insanlık tarihinde dinin tamamen siyasal ve toplumsal hayattan silinmesinden söz ediyor.
Bu kadar radikal bir lider!

Ama onu bizden “gizlemişler”, filmde vermek istediğiniz mesajlardan biri de bu, öyle değil mi?- Evet. Ciddi bir sansür var Atatürk’ün üzerinde. “Nasıl olabilir? Kim cüret edebilir?” diye düşünüyorsun. Cüret edenlerin bazıları en yakınları. Bunu da kötü niyetlerinden yapmıyorlar, istiyorlar ki Atatürk’ü herkes sevsin, çok samimi ve anlaşılabilir bir şey bu. Mektubunda “Doktorların hatası sonucu bu duruma geldim” diyor mesela, o mektubu yayınlarken doktorlar alınmasın diye o cümleyi çıkarıyorlar. Öbüründe diyor ki, “Kollarında geçirdiğim gecenin sabahında yola çıktım.” Kollarında geçirdiğimi siliyorlar. Neden? Çünkü Atatürk, kimsenin kollarında gece geçirmiş olamaz. Böyle böyle, budaya budaya, öyle bir insan çıkarmışız ki ortaya, ne bir kadınla ilişkisi olabiliyor ne doktorlara kızabiliyor ne asıl devrimini savunabiliyor. Budana budana vasat bir figür kalmış. Benim isyanım buna. Yazık günah adama. Ama anlaşılan bunları çok iyi anlatamamışım filmde.

 

Bir de “Herkesin bildiği şeyler…” diyenler var…

-Bu İlber Ortaylı için geçerli olabilir ama ben zannetmiyorum ki, diğer insanlar için geçerli olsun. Birçok insan gelip bana “Medeni Bilgiler diye bir kitap varmış bu ne?” diye sormaya başladı. Medeni Bilgiler, Atatürk’ün okullarda okutulsun diye Afet İnan’a dikte ettirdiği, hatta oturup bizzat yazdığı bir kitap. Bir lider düşün ki, “Ben bir kitap yazdırıyorum, alın bunu okullarda okutun” diyor. Onu okullarda okutmayı bırak, şu anda piyasaya çıkaramıyorsun. Bahsetmeye kalktığında başın belaya giriyor. Nasıl böyle bir duruma gelmiş olabiliriz ki biz? Kitabın Tarih Kurumu’nca basılan versiyonunda bazı yerler çıkarılmış. Kim, neye göre karar vermiş? Neye göre çıkarmış bilemiyorsun. Şaşırarak gördüm ki önemli ölçüde sansürlenen bir Atatürk var.

Atatürk – Ahmet Altan Taraf

Tabii ki insanlar saçmalayabilirler.

Ama saçmalığı bir ideoloji haline getirip “herkes bu saçmalığı tekrarlamak zorunda” dediğiniz zaman sorun da başlamış demektir.

Can Dündar’ın “Mustafa” filmi fevkalade ciddi bir saçmalama yarışı başlattı.

Filmle ilgili şöyle eleştiriler okudum:

“Atatürk’ü kısa göstermiş.”

Eee, ne olmuş?

Uzun boylu muydu Mustafa Kemal?

Yoo, kısa boylu, ince sesli bir adamdı.

Onun bu fiziksel özellikleri, onun yaptıklarını ya da yapmadıklarını değiştirir mi?

“Atatürk’ü içki içerken gösteriyordu,” diyorlar.

İçmiyor muydu?

Sıkı içiciydi ve içiyordu.

Ne var bunda?

Tabii filmle ilgili asıl söylemek istedikleri şu:

“Atatürk’ün insani zaaflarını gösteriyor.”

Yok muydu Atatürk’ün insani zaafları?

Vardı ve çoktu.

Kimin yok ki?

Hepimizin var.

Mesele tam da burada işte.

“Atatürk sıradan fanilere benzeyemez, benzetilemez, o bizler gibi değildir.”

“Onun insani zaafları olamaz.”

Türkiye’nin çok önemli kilitlerinden birini çözecek soru burada karşımıza çıkıyor işte.

“Neden Atatürk’ü insanüstü biri gibi anlatmak istiyorsunuz bize?”

Niye onun önemli bir lider, tarihte yerini almış bir şahsiyet olması yetmiyor da, ona “tanrısal” bir görüntü yüklemek istiyorsunuz?

Bir insanı, bütün insani zaaflarından soyarak tanıtmak, ona bir tür “dinî dokunulmazlık” sağlamaya uğraşmak, “laiklikle” ne kadar bağdaşır, o da ayrı bir soru.

Her dinden insan için “peygamberi” kutsaldır, buna rağmen peygamberlerle ilgili filmler yapıldı.

Hatta Hıristiyanlar kendi peygamberleriyle dalga geçen filmler bile çektiler.

Bizde ise, Atatürk’e, neredeyse “peygamberlerin” bile sahip olmadığı bir “tanrısallık”, bir dokunulmazlık yüklemeye uğraşıyorlar.

Neden yapıyorlar bunu?

Çünkü Atatürk, bu ülkenin yaşadığı birçok çarpıklığın, çürümüşlüğün sorgulanmasını önleyen bir kalkan gibi kullanılıyor birçokları tarafından.

Atatürk’e “tanrısal” bir statü verip, onun arkasına saklanıyorlar.

Şu anda, halkı tarafından böyle algılanan ve böyle algılanması için çaba gösterilen bir tek “lider” var.

O da Kuzey Kore’nin yöneticisi.

Doğrusu ya, Atatürk’ün o adama benzetilmek isteyeceğini de hiç sanmıyorum.

Kendi yaptıklarını Atatürk’ün arkasına saklanarak yapmak isteyenler, saçmalıklarını gittikçe artırıyorlar.

Ne İskender, ne Napolyon, ne Lenin, ne Washington kendi halkları tarafından böyle değerlendirilmiyor.

Değerlendirilmemesi de gerekir.

Bu insanlar, özel yetenekleri olan liderlerdi.

Ama hepsinin de zaafları vardı.

O zaafların açıkça bilinmesine, söylenmesine rağmen hâlâ saygı görürler, halkları, insanları onları zaaflarıyla sever ve saygı gösterir.

Ya da sevmez ve saygı göstermez.

Atatürk bir diktatördü.

Bunu kendisi bizzat Fethi Okyar’a da söylemişti.

Katı bir adamdı.

Muhaliflerine karşı çok sertti.

Çok ihtiraslıydı.

Bir asker olarak kendisini çok mutlu edecek kadar büyük başarılara sahip değildi ve yaşadığı dönemde onu en çok kızdıran eleştirilerden biri “bir meydan savaşını bizzat kazanmamış olduğunun” söylenmesiydi.

Buna karşılık olağanüstü iyi bir örgütçü, dengeleri her zaman çok iyi gözeten yetenekli bir politikacıydı.

Kendi ilkeleri yoktu, duruma göre görüşlerini değiştirirdi, pragmatikti.

Kendine ait bir kuramı, derinliğine kapsamlı bir fikir sistemi bulunmuyordu.

“Bu, Mustafa Kemal’in kendi fikriydi, daha önce hiç söylenmemişti” diyebileceğiniz tek bir fikir bile bulamazsınız zaten.

Batılı bir hayat tarzını Türkiye’ye getirmek isterdi.

Ve o Batılı ülkeyi de kendisinin yönetmesini isterdi.

Bir asker olduğu için “emirlere” inanırdı.

Klasik Batı müziğini bile Türk köylüsüne emirle sevdirebileceğini sanmıştı.

Denemişti.

Bunu “iyi niyetli” bir şekilde yapmıştı, çünkü Sofya’da, Selanik’te, Berin’de gördüğü hayatın Türkiye’de de yaşanmasını istiyordu.

Sadece o hayatın nasıl şekillendiğini, hangi aşamalardan geçilerek o noktaya gelindiğini bilmiyordu.

Zorla şapka giydirip, zorla müzik dinleterek Batılı bir toplum yaratabileceğini sanıyordu.

Yaratılamazdı, yaratamadı.

Ama Kurtuluş Savaşı’nı çok iyi örgütledi, cumhuriyeti kurdu.

Liderliği ile ülkenin önemli bir dönemeçten geçmesini sağladı.

Bu gerçek değişmez.

Atatürk’ün zaafları bulunan bir insan olduğu gerçeği de değişmez.

Onun kurduğu cumhuriyetin hâlâ demokratikleşemediği gerçeği de değişmez.

Zaten gerçekleri değiştirmeye değil, o gerçekleri görmeye ihtiyacımız var.

O gerçekler görüldüğü zaman Atatürk’ün ne değeri eksilir ne de değeri artar, sadece onun arkasına saklananların asıl yüzü ve amaçları ortaya çıkar.

Esas korktukları da bu, onun için bu kadar saçmalıyorlar zaten.

Taraf Gazetesi, 04 Kasım Salı

ER Diagram ve UML Araçları

Neler var diye bakarken gördüklerim (Freeware)

http://dev.mysql.com/workbench/

 

StarUML

http://staruml.sourceforge.net/en/download.php

Deniz Baykal, Atatürk’ün demokrat olduğunu, oysa Can Dündar’ın filminin onu “diktatör” gibi sunduğunu söylemiş.

Geçenlerde bir vesileyle 1926 İzmir İstiklal Mahkemesi olgusuna değinmiş ve Kâzım Karabekir’i konuşturdukları için Atatürk’ün bu mahkemeye nasıl kızıp azarladığını, mahkeme heyetinin Çeşme’deki binada nasıl pencereden kaçarak gittiğini anlatmıştım. Hem ülkemizdeki “bağımsız yargılama” geleneğinin, hem de Atatürk’ün “demokrat”lığının bir örneğiydi, bu hikâye. Daha pek çokları da anlatılabilir –Dolmabahçe Sarayı’ndaki sofrada, Reşit Galip’in, çağrılan nöbetçi askerlere altı okka ettirilmesi gibi sahneler, örneğin.

Deniz Baykal bunları bilmez mi? Muhtemelen bilir. Bunları değilse de benzerlerini bilir.

Önemli olan bilmek değil, onun gibiler için.

Her toplum sevdiği, teşekkür borçlu olduğuna inandığı, siyasî veya değil, “büyük” saydığı insanları heykellerle anar, kitaplar, biyografiler yazılır. Ama demokratik ülkelerde bu işler ne kurulu bir sistem içinde yapılır, ne de bir sansür çerçevesinde. Türkiye’de Atatürk kültünün benzetilebileceği olgu, daha çok eski Komünist ülkelerde görülen önder kültüdür. Ama bu da, ancak bir dereceye kadar.

Troçki, “Stalinist”lerden söz ederken, “epigon” kelimesini kullanır. Bu Yunanca kelime, kabaca, “taklitçi izleyici” anlamına gelir. Taklit edenin, taklit ettiğiyle aynı düzeyde olamadığını da ima eder. Troçki’ye göre “epigon”, taklit ettiği “idol”ünün belirgin bir özelliğini seçip alır ve bunu abartılı bir biçimde yaşatmaya veya sürdürmeye veya yeniden üretmeye çalışır. Troçki’nin hedef aldığı “Stalinistler” Stalin’i hunharlıkta geçmeye çalışıyorlardı.

Türkiye’de Atatürk, dün de söylediğim gibi, askerî darbelerle, 27 Mayıs’la başlayarak, “kült”leştirildi. Birilerinin “Atatürk ilkeleri”ni çiğniyor olması (hem “ilkeler”, hem de “çiğneme”nin mahiyeti son derece belirsiz olduğu halde) bu darbeleri meşru göstermeye yetiyordu –daha doğrusu, “yettiği” kabul edilen bir ideoloji başarıyla yaratıldı. Gene dün söylediğim gibi, 12 Eylül darbesi bu alanda herkesin önünde gitti.

Komünist ülkelerde gördüğümüz “lider putlaştırması” ile Atatürk arasındaki başlıca fark da burada. Komünist ülkelerde yaşayan ve işlerin başında olan lider putlaştırılıyor. Bunun “pratik-olmayan” bir yanı var: her “lider” böyle bir şeye ihtiyaç duyacağı için, yeni gelen, mecburen, eskisinin heykellerini vb. kaldırtıyor, kendininkileri koyuyor.

Oysa burada, sürecin asıl ağırlıklı kısmı, liderin ölümünden sonra oldu. Hitler heykelini yaptırtmamış, Mussolini yanılmıyorsam yalnız iki tane diktirmişti. Atatürk heykelleri de onun sağlığında dikilmeye başladı ama Stalin heykelleri boyutuna varmadı. Ölümünden sonra bütün resmî kurumlar, kendi çalıştıkları alandan başlayarak, bu sürece katkıda bulundular. Ama en etkili varlık, başından sonuna, Silahlı Kuvvetler’di.

Çünkü “Atatürk” ikonu, Silahlı Kuvvetler’in bu ülkenin siyasî hayatında tuttuğu yerin ve bu yerin genel ideolojide meşrulaştırılmasının aracı haline getirildi.

Baykal, Atatürk’ün çağdaşlarının diktatörler olduğunu söylüyor. Öyleydi. Doğu Avrupa’da Çekoslovakya dışında anti-demokratik, otokratik olmayan ülke yoktu. Ama Türkiye de böyleydi.

Bir fark gözeteceksek, şurada bir fark var. Çevredekilerin çoğu aynı zamanda militaristti. Askerlikle marjinal ilgisi olmuş Hitler, Mussolini, Stalin, hepsi birer üniforma edinmiş, operet generalleri olarak podyuma fırlamışlardı. Son derece başarılı bir asker olan Atatürk ancak manevralarda üniforma giydi.

Ama “demokrat” değildi; olması da galiba pek mümkün değildi. Bunu ben Atatürk’e saldırı silâhı gibi kullanmayı çok geçerli görmüyorum, ama 70 yıl önce ölen Atatürk demokrat olmadığı için bugün hâlâ demokrat olmamayı hiç akıl kârı bulmuyorum.

Troçki’nin “epigon”lar hakkındaki tesbiti oldukça isabetli. “Epigon”, önderin, çok zaman büyük bir kusur olan özelliğini alıp bağrına basar, öncelikle ona sahip çıkar. Bu determinizm, “epigon-üreten” kültürlere içkin bir determinizmdir. Onun için Deniz Baykal’ın –öteki sözlerinin yanı sıra- “Atatürk diktatör değil, demokrattı” sözü yerini buluyor. Deniz Baykal dahi hiç sanmam ki bunun böyle olduğuna inansın, ama “demokrasi işte bu” diyeceği nesnenin özelliklerini iyi biliyor.

 

<asp:TextBox ID=”txtPhoneWork” runat=”server” Width=”300px”></asp:TextBox>

<asp:CustomValidator id=”CustomValidator1″ runat=”server” ValidateEmptyText=”true”

ControlToValidate=”txtPhoneWork” Display=”Static”

ClientValidationFunction=”ClientValidate”

ErrorMessage=”you must enter at least one of work, mobile or home phone”> *

</asp:CustomValidator>

<script language=”javascript”>

function ClientValidate(source, arguments){

if ((document.getElementById(‘<%= txtPhoneWork.ClientID %>’).value != “”)

|| (document.getElementById(‘<%= txtPhoneMobile.ClientID %>’).value != “”)

|| (document.getElementById(‘<%= txtPhoneHome.ClientID %>’).value != “”)

)

{

arguments.IsValid = true;

}else {

arguments.IsValid = false;

}

}

</script>

<asp:TextBox ID=”txtPhoneMobile” runat=”server” Width=”300px”></asp:TextBox>

<asp:TextBox ID=”txtPhoneHome” runat=”server” Width=”300px”></asp:TextBox>

<asp:ValidationSummary ID=”ValidationSummary1″ runat=”server” />

Diyelim ki hiç kimse gerçekleri açıklamadı, hiç kimse eleştirmedi.

Her şey aynı şekilde devam etti.

Önümüzdeki yirmi beş yılda da elli bin Kürt çocuğu öldürüldü, yirmi beş otuz bin Türk çocuğu vuruldu…

Yüzlerce milyar lira, bomba, mermi, roket olarak havaya savruldu.

Epeyce bir para silah satışlarının komisyonu olarak onun bunun cebine girdi.

Kürtlerin anadilde eğitim yapmalarına izin verilmedi.

Sokak gösterileri sürdü.

Polisler sokaklarda insanları vurdu.

Türbanlı kızlar üniversitelere sokulmadı.

Anayasa Mahkemesi keyfince anayasayı çiğnedi.

Siyasi partiler kapatıldı.

Devletin içinde çeteler kuruldu.

Nobelli yazarlar ülkeden kaçırıldı.

Ermeni yazarlar sokaklarda öldürüldü.

Katillerle hatıra fotoğrafları çektirildi.

Üniversite önünde yapılan bombalı katliamlar “zaman aşımına” uğratıldı.

Diyelim ki bugünkü durum aynen sürdürüldü…

Eee, ne olacak?

Avrupa’nın en fakir ve en geri kalmış ülkesi olarak yaşayacaksınız.

Çok mu mutlu edecek bu sizi?

Çok sevdiğiniz “vatanınızın” gelecek yirmi beş yılı için planınız bu mu?

Aferin size, nasıl da çok seviyorsunuz ülkenizi.

Bir nebze olsun gelişmesini istemiyorsunuz.

Zenginleşmesini, özgürleşmesini istemiyorsunuz.

Vatan sevgisi diye ben buna derim işte.

“Cinayetler, katliamlar, işkenceler sürsün vatanımda” diyen vatanseverler.

Ya vatanınızı sevmeseydiniz?

O zaman ne yapacaktınız?

“İşkenceler, haksızlıklar, cinayetler, çeteler, adaletsizlikler, eşitsizlikler, zulümler dursun” mu diyecektiniz?

Siz bu “vatan sevgisi” denen şeyin ne olduğunu bildiğinizden emin misiniz?

Yoksa dindarlardan ve Kürtlerden nefret etmeyi, silaha ve orduya tapınmayı vatan sevgisi mi sanıyorsunuz?

Cumhuriyet Bayramı’nda, “başörtülü bir kızı” cumhurdan saymayan albay sizin vatanseverliğinizi mi okşuyor?

Anadolu başı örtülü, türbanlı kadınlarla dolu, biliyor musunuz?

Hepsinden nefret mi edeceksiniz?

Nefret ederseniz ne yapacaksınız?

Vatanın Anadolu bölümüne gidemeyecek misiniz?

Bağdat Caddesi, Nişantaşı, Tunalı Hilmi mi “vatanınız” olacak?

Hele Güneydoğu…

Ben gittim gördüm, biliyor musunuz oradaki herkes Kürt.

Şimdi ne olacak?

Onlardan da mı nefret edeceksiniz?

Vatanın o bölümüne de gidemeyeceksiniz demek ki.

Gidemeyeceğiniz yerler çoğalıyor, bilmem farkında mısınız?

Siz “vatanı sevdiğinizi” söylerken tam olarak hangi bölgeyi söylüyorsunuz?

İstanbul, Ankara, İzmir civarını mı?

O şehirlerin de bazı bölümlerini tabii.

Varoşlar pek size uygun değil, ben size söyleyeyim.

Oralara gidemezsiniz.

Başörtülülerle Kürtler var oralarda.

Hatta duyduğuma göre Çankaya’da da bir başörtülü hanım varmış.

O hanım oradayken CHP’lilerle generaller Çankaya’ya da gidemiyorlarmış.

Çankaya da pek “vatan” sayılamıyor anladığım kadarıyla.

Gidemediğiniz yer vatanınız değildir çünkü.

Siz nerelere gidebiliyorsunuz?

Bir saysanıza gidebildiğiniz yerleri.

Sizin önümüzdeki yirmi beş yıllık planınız, elli bin Kürt öldürüp, karakolları bastırıp, işkenceler yapıp, davalar açıp, çeteleri alkışlayıp gittikçe daralan küçük bölgelerde, kendi halkınızdan nefret edip korkarak yaşamak mı?

Ne plan ama…

Ne vatansever bir plan.

Çok da zekice.

Zeki bir vatansever kendi ülkesinin geleceği ile ilgili böyle planlar kurmalı işte.

Allah muhafaza bir albay başörtülü bir kıza ödül verirse, generaller türbanlı bir kadının elini sıkarsa, Kürtlere eşit haklar verilirse, insanlar özgür olursa, düşüncelerini söyleyenler serbest kalırsa ülke mahvolur biliyor musunuz?

Öyle güzel bir cumhuriyet kurmuşsunuz ki…

Cumhur özgürleştikçe kurduğunuz cumhuriyetin batacağını düşünüyorsunuz.

Cumhur özgür olmasın o zaman.

Cumhurun özgür olmadığı bir cumhuriyet…

Her vatansever böyle bir cumhuriyet hayal eder, öyle değil mi?

Aslında padişahlar da böyle bir cumhuriyet hayal ediyorlardı herhalde.

Onlar tam istedikleri gibi bir baskı kuramadılar.

Siz kurdunuz.

Kutlarım sizi.

Cumhursuz bir cumhuriyetiniz…

Hiçbir yerine gidemediğiniz bir vatanınız var.

Ne de çok seviyormuşsunuz vatanınızı…

Ya bir de sevmeseymişsiniz?

İçindeki Cem’i Keşfet

Cok guldum basligi gorunce ya

Eski Gönderiler »