Guzel bi yazıdan alıntıdır…

Ayakkabılarımı kesip terlik yaptığım günlerdi ve yaşım bu tür bir durumdan psikolojik etkiler somurmayacak kadar diplerdeydi…

Nı ha ha ha!
Bu girizgahtan “eski bir bayram senfonisi” besteleyeceğimi düşünen okuyucu yanıldın!

Biz eskiyen bayramlarımızı kesip, post modern terlikler imal ettiğimizden beri, cep telefonu ve klavyeye yapışan avuçlarımız semayla seviyeli(!) bir ayrılık yaşamakta… Ananevi ve genetik reflekslerimiz “dinü devletün birliği ve bütünlüğü” söz konusu olunca en zehir zemberek tiradları kurgularken, kinetik enerjiyi depolayıp gerektiğinde kullanan basit bir zemberek olamamakta….

Magnus “biz eskilerin omuzlarına tünemiş zavallılarız” demiş. O yüzden bırakalım artık eski bayramların yakasını ve ruhları yasin bekleyen dedelerimizin sarımsak kokan ağızlarından duyduğumuz basit bir “çok yaşa”yı bir hadis ravisi hassasiyeti ile bugünlere taşımayı…

Biz eskide kalmış hatıraları bile eskiten garip “garip”leriz.

Eskitmek ile yad etmek arasındaki derin çizgide sek sek oynayan ıslah olmaz prototip veletleriz.

Otuz kırk fonksiyonlu cep telefonunun sadece arama ve mesaj kısmını kullanabildiğinde Asimoyu icat etmiş Uzakdoğulu edasıyla burnunu kaf dağında gezdiren adamların çocuklarıyız. Bu yüzden bilgisayar operatörü kılıklı terminatörleriz.

Teknolojik ağın yapışkan 0-1 lerine takıldığımız günden beri dostlarımız aradığında çevrim dışı, akrabalarımız aradığında servis dışıyız. Hep bir şeyin dışıyız.

Oturduğu yerden hayata dahil olmaya “dinlenme” diyen ama dinlenerek “din”lenilemediği gerçeğini sağa sola dini mesajlar atarak kamufle etmeye çalışan tinsizleriz. Doğandan bozma şahinler gibi, Niçe’den bozma Mevlana’larız.

İç sıkıntısal, kaygısal, antizembereksel hallerini, kınının içinde tuttuğu kılıçla budamaya çalışan Don Kişot’larız.

Zamanı un gibi öğütürken değirmen ve biz Gerçek İlah’ın gönderdiği “toplu mesaj”ı kapsama alanımız dışındakilere henüz ulaştıramamışken dijital ekranları yeşile boyayan göz boyayıcılarız.

Birileri “riyanın makul miktarı da samimiyet göstergesidir” diyedursun. Biz sırf kafiyesi var diye ucube lafları listesindeki adamlara toplu olarak yollayan harbi riyakârlarız.

Uzatmayacağım.

Şimdi adam gibi arayalım eşi dostu ve “Bugün pak hanene nurlar saçılsın” cinsinden samimiyetsiz laflar göndermek yerine, “nasılsın, bayramın mübarek olsun kardeşim, sağlığına duacıyım” şeklinde hakkaniyetli laflar edelim. Bize ne telefondaki ya da e-posta listesindeki alelumum herkesin bayramından.

@—>—

Toplu bayram mesajlarının topunu bu bayram topuğundan vurmak temennisiyle bayramınız mübarek olsun!

Dıııt… dıııt… bi saniye mesaj geldi.

“Bir bayram gülüşü savur göklere, eski zamanlara gülücükler getirsin, öyle içten öyle samimi, gözyaşlarını bile tebessüme çevirsin. Yüreğine damla damla umut, günlerine bin tatlı mutluluk dolsun. Sevdiklerin hep yanında olsun, yüzün ve gülün hiç solmasın. Şeker Bayramın kutlu olsun…”

Yapma ya!!!

Ayşegül Genç

Alındığı yer

Add comment Temmuz 4, 2008

Bilgisayarcı esprisi :)

Add comment Haziran 15, 2008

Altınların parlaklığı… - Ahmet Altan - gazetem.net

Laflar şakırdamaya başladı mı benim kuşkum artar.Çünkü şakırtılı bir hamaset her zaman bir “kofluğu” ya da yalanı gizlemek için kullanılır.

Siz hiç, “binlerce şehidin kanıyla sulanmış bu topraklarda yakalandığınız boğaz enfeksiyonu ancak büyük önderimiz sayesinde iyi olacaktır,” diyen bir doktora rastladınız mı?

Böyle konuşan bir doktora gider misiniz?

Doktor, hastalıktan emin olduğunda net konuşur.

“Boğaz enfeksiyonu var.”

Arkasından da reçetenizi yazıp ilacınızı vererek tedavinize başlar.

Tıbbın ciddiyeti bunu gerektirir.

Peki, hukuk tıptan daha az ciddi bir iş midir?

Yargıtay Başsavcısı’nın, AKP’nin kapatılması için verdiği mütalaayı okudunuz mu?

2008 yılında açılan bir parti kapatma davasında başsavcı şöyle diyor:

“Kurtuluş Savaşı sadece yabancı işgalcilere karşı değil, onun içteki işbirlikçisi irticaya, din istismarcılarına karşı da verilmiştir. İrticanın kendi ulusuna ihanetleri, Kurtuluş Savaşı ile de sınırlı değildir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Şeyh Saitler, Derviş Vahdetiler İngiliz altınlarının parıltısıyla ve şeriat devleti-hilafet çığlıklarıyla ayaklanmışlar, binlerce şehit kanı dökmüşlerdir.”

Eee, madem öyle kapatalım o zaman AKP’yi… Yani bu kadar ikna edici bir “iddia” karşısında kim bir siyasi partinin kapatılmasına karşı çıkabilir?

Vahdetiler “İngiliz altınlarının parıltısıyla” ayaklandıklarına göre AKP’nin mutlaka kapatılması gerekir.

Başsavcının sözleri karşısında ikna olmamak mümkün mü?

“Binlerce şehidin kanının döküldüğü bu topraklarda yakalandığınız boğaz enfeksiyonu…”

Yargıtay Başsavcısı doktor olsaydı herhalde teşhisini de böyle ifade ederdi.

Pek de etkili olurdu.

Üstelik bizim başsavcımız sadece “açık” olanı değil, “gizli” olanı da görebiliyor.

“AKP, laikliğe aykırı faaliyetleri nedeniyle kapatılan FP’de liderlik mücadelesi veren, kaybedince de ayrılan bir ekip tarafından kurulmuştur. FP’nin siyasi deneyiminden ders çıkarmış, siyasi amaçlarına açık eylem ve söylem yerine birkaç aşamada ve örtülü bir programla ulaşmayı hedeflemiştir.”

Yani bayıldım bu açıklamaya.

“Benim elimde hiçbir kanıt ve belge yok ama bu partiyi kapatmak istiyorum” cümlesi bundan daha veciz ifade edilemezdi.

Şu cümleyi bir daha okuyun.

“Siyasi amaçlarına açık eylem ve söylem yerine…”

Bu ne demek?

“Ortada suçlanacak açık bir eylem ve söylem yok” demek.

Peki, ne var?

“Örtülü bir program var.”

Başsavcı “örtünün” altını nasıl görüyor?

Onu bilemiyoruz.

O başsavcı… Canının istediğini görür… Örtünün altını üstünü…

Hatta o kadar yeteneklidir ki olmayanı bile görür.

Öyle biri o…

Bir tür röntgen cihazı.

“Açık eylem ve söylem yok ama örtülü bir şey var…”

Bu net “kanıt” karşısında kim “siyasi bir partiyi kapatmayalım” diyebilir ki?

Belki Avrupalılar.

Ama biliyorsunuz, onlar bize düşman, o yüzden hukuk deyince mutlaka “kanıt olması” gerektiğini söylüyorlar.

Dostumuz olsalar, bir partinin kapatılması için somut kanıtlar ararlar mı?

Bakın başsavcı, halkın ve bu ülkenin dostu, o yüzden de kanıt falan aramıyor.

“Binlerce şehit, parlayan altınlar, Derviş Vahdeti, açık olmayan eylemler, örtülü programla” bir partiyi kapatmak istiyor.

Zaten bu Avrupa Birliği denilen şey sadece “düşman” değil, aynı zamanda “aptal ve saf”, AKP onların bu “aptallığından” yararlanarak “AB ile müzakere sürecini laikliğe aykırı faaliyetler için uygun ortam olarak değerlendirmiş, ülkemizde kendi siyasal gelişimi ve hedeflerine engel olarak gördüğü bazı kurumları tasfiye etmek-etkisizleştirmek için kullanıyor.”

AB ile müzakere ettin mi rahatça laiklikten uzaklaşabilirsin çünkü bu AB laiklikten nefret eden bir “teokratik” düzendir… Kim ki AB ile müzakere eder, mutlaka gizli bir “şeriat” hevesi vardır.

Biz zaten Viyana kapılarına dayanmış ataların ahfadıyız…

Şahlanıyor da aman kolbaşının kır atı…

Aslında bu AB dedikleri habisler, açık eylem ve söylemlerle olmasa da “örtülü programlarla” elde edilmiş şeriatçılar birliğidir.

Ve, asıl kapatılması gereken melanet de odur, lakin bazı “düşmanlar” başsavcıya AB’yi kapatma yetkisi vermiyorlar.

“AB’nin karakteri Derviş Vahdetiler ve parlak İngiliz altınlarıdır.”

Örtünün altını görüyorum, örtünün altını.

Kimse görmüyor, bir ben görüyorum, bir de başsavcı görüyor.

Hukukun hası budur mirim.

“Binlerce şehidin kanıyla sulanmış bu topraklarda sizde biraz asabiyet ve saçmalık var…”

Yaşasın hukuk ve mambo İtaliano…

Oleyyyy…

Add comment Haziran 4, 2008

Keyifli Bir Darbe Hikayesi - Etyen Mahçupyan - gazetem.net

Herhalde hiçbir ülkede yargının doğrudan darbe sürecini yönettiği, bir siyasi aktör gibi tartışmalara katıldığı ve açıkça bir partinin kapatılması ve yasal reformların engellenmesi yönünde ağırlık koyduğu görülmemiştir. Siyasi kültürü olgunlaşmamış ülkelerde bu iş genellikle askerlere düşer ve sivil bürokrasi ona destek verir. Aslında Türkiye’de de durum buydu… Nitekim AKP iktidarına ve AKP’li bir cumhurbaşkanına yol açması muhtemel olan 2007 seçimlerinin yapılmaması için esas gayret de askerden gelmiş, Anayasa Mahkemesi ise askeri yetkililerle ilişkili olduğu tahmin edilen bir dayanışma mekanizması içinde hukuka ve teamüllere aykırı olarak meşhur 367 kararını vermişti. Ne var ki askerin o dönemde internet sitesinde yayımladığı 27 Nisan bildirisi toplumun farklı kesimleri tarafından o denli eleştirildi ki, darbecilik hevesi açısından pek de temiz bir geçmişe sahip olmayan silahlı kuvvetlerin toplumsal meşruiyeti büyük hasar gördü. Toplum ordunun siyasi alandaki girişimlerinin eleştirilmesini doğal ve normal karşılamaya başladı… Böylece askerin ‘sütre’ gerisine çekildiği bir sürece girdik.Bu durum askerin doğal partneri olan yargının öne çıkmasını ve aktörleşmesini getirdi. İlk bakışta darbe savunucuları açısından bu gayet akılcı bir tercihti, çünkü yargı kuvvetler ayrılığı ilkesi uyarınca bağımsız bir ‘demokrasi gücüydü’. Askerin yürütmenin parçası ve sivil siyasetin denetiminde olmasına karşın, yargı hiçbir denetime tabi olmayan ve ‘hukuk’ adına siyasetin üzerinden konuşan bir hakemlik müessesesiydi. Dolayısıyla AKP’nin kapatılması ve AB sürecinin durdurulmasını hedefleyen darbe girişiminin de yargının emin ellerine teslim edilmesi hiç şaşırtıcı olmadı. Nitekim bir süre sonra AKP’nin kapatılma davası açıldı ve bu arada CHP de beklendiği üzere başörtüsü yasağını kaldıran anayasa değişikliklerinin iptalini istedi. Beklenen gelişme Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliklerini laikliğe aykırı bularak iptal etmesi, bu değişiklikleri savunan AKP’yi de laikliğe karşı odak olduğu için kapatmasıydı.

Gerçi demokratların eleştirileri durmak bilmiyordu ama darbe süreci ‘pürüzsüz’ bir yola girmiş gözüküyordu. Derken Anayasa Mahkemesi raportörünün anayasa değişiklikleri ile ilgili raporu geldi ve tablo hızla değişti. Çünkü bu rapor önerilen değişikliklerin iptal edilemeyeceğini hukuki temellere dayanarak ortaya koymaktaydı. Hafta içinde Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın alınacak kararın “demokrasiyi güçlendireceği” mesajı da gelince bir aciliyet havası oluştu. Eğer bir an önce bir şeyler yapılmazsa ‘mazallah’ darbe suya düşebilirdi! Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun, ardından da Danıştay Başkanlar Kurulu ve nihayet Üniversiteler Arası Kurul’un bildirilerinin siyasi anlamı budur… Türkiye’de ulusalcılık denen içe kapanmacı, pozitivist ve modernist akım, tam da faşizme göz kırptığı bir dönemde, anlaşılan bürokratik eliti de avucuna almış durumda.

Yargıtay Başkanlar Kurulu’nun bildirisi yasamanın anayasa değişikliği girişiminin engellenmesi, başörtüsü yasağının ne pahasına olursa olsun devam etmesi gerektiğini söylüyor. Dahası Anayasa Mahkemesi’nin elindeki davaların nasıl sonuçlanması gerektiğini de ima ediyor. Görülüyor ki yargının herhangi bir ‘bağımsızlık’ sorunu yok: Yargı istediği anda canının istediği gibi siyasete ve yargıya müdahale edebiliyor ve başına da hiçbir şey gelmiyor! Bu cüretin dayanağı ise Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen maddeleri… Yargı kendisini bu maddelerin koruyucusu olarak görmekte ve anayasa ne denli değişirse değişsin bu maddeler aynen kalacağına göre, kendisinin de siyasetin üzerinde bir siyasi ‘söze’ sahip olduğunu düşünmekte. Ne var ki bu anlayış toplumsal değişim, talep ve tercihleri tümüyle göz ardı eden, toplumu resmi ideoloji doğrultusunda ‘ehlileştirmeyi’ cumhuriyet olmak zanneden, demokrasi karşıtı bağnaz bir zihniyeti ifade etmekte. Görülüyor ki, bu ülkenin bürokratik eliti kendi imtiyazlarını kaybetmek istemediği ölçüde totaliter bir rejim hevesi taşımakta ve bunu da resmi ideoloji ile meşrulaştırmaktadır.

Tarafsızlığı bilmeyen ve siyasallaşmış bir yargıyla da zaten ancak böyle bir cumhuriyet olunuyor… Eğer bir ‘darbe’ olacaksa bunun bürokrasiyi yeniden inşa eden bir reform olması gerektiği herhalde artık açık…

Add comment Haziran 1, 2008

Dünyada düşen Türkiye’de yükselen değer STARBUCKS

Danışmanlık şirketi olan Millward Brown’ ın her yıl geleneksel olarak elli bin markayı 1 milyon tüketiciye sorarak marka değerlerini hesapladığı araştırma sonuçları açıklanmış ve geçen yıl olduğu gibi hatta farkı arttırarak Amerikan internet arama motoru birinci olmuş. Google’ı, iki yıl önce zirvede bulunan ve aynı zamanda Garanti Bankası’nın ortağı da olan General Electircs takip etmiş. Araştırmada BlackBerry en çok güçlenen, Starbucks ise yüzde yirmi beşlik düşüşle en çok değer kaybeden marka olarak belirlenmiş. Starbucks’ın bu durumu beni bir hayli şaşırttı; bu da Türk insanının bu kahve sunulan mekanları çok sevmesinden ve “kahve içtim.” demek yerine “Starbucks’ta oturduk.” diyerek hava atmasından dolayı olsa gerek. Starbucks Türkiye’ye gireli 5 yıl oldu ve 18 Nisan’da Antalya’ya açtıkları mağazayla birlikte 100 mağazaya ulaştılar. Peki nasıl oluyor da dünyada değer kaybederlerken Türkiye’de hızlı bir şekilde büyüyebiliyorlar?
Amerika’da her köşe başında bulunabilen, insanların alışverişten yorulup oturup kahve içtikleri Starbucks mağazaları, Türkiye’de ise insanların süslenip püslenip arkadaşlarıyla beraber takıldıkları ortam mekanları olmuş durumda. Ülkemizde Starbucks’da kahve içmek bir statü göstergesi. Çoğu zaman sinekten yağ çıkaran, lüks için para harcamayı kerizlik olaran gören halkımız bir kahveye 10 lira verebiliyor. Bu insanların verdikleri paranın sadece çok az bir kısmı kahve için; aslında Starbucks’da oturarak kendilerini manevi olarak tatmin ediyorlar ve yüksek bir sosyal statüye sahip olduklarını hissediyorlar. Bu Starbucks için büyük bir pazarlama başarısı. Bunun arka planına bakacak olursak, ülkemizde kaldırım kahvesi kültürü Starbucks ile ortaya çıkmaya başladı. Daha önceden, kahve sadece evlerde ve klasik Türk kahvesi olarak içiliyordu. Starbucks’a giren kimse ise 40 çeşit kahve seçeneğiyle değişik bir deneyim yaşıyor ve bir kahve parasına istediği kadar oturabiliyor. Kısacası dünyada marka değeri hızla düşen Starbucks, mağazalarında kahveden çok daha fazlasını satarak Türkiye’deki hızlı yükselişini devam ettirebiliyor. Bunda halkımızın 10 liraya sosyal sınıf atladığını hissetmesinin de payı büyük.
Alıntıdır

Add comment Mayıs 31, 2008

Mahalle Baskısı - Şerif Mardin

- “AK Parti iktidarına kuşkuyla bakan kesimler ‘mahalle baskısı’ kavramını kullandı. Bu beni rahatsız etti. ‘Mahalle baskısı’ kavramını politik sürecin içine sokmadan önce kavramın kendisini anlamak lazım.”

- “Avrupa’da insanlar dindar olsun olmasın, iyiye, güzele ve doğruya dair felsefe üretmişlerdir. Binlerce sayfa yazı üretmişlerdir. Bizim Cumhuriyet öğretimizde iyi, doğru ve güzeli derinlemesine araştıralım diye bir şey yok. Orada binlerce sayfa tartışma bulamazsınız. Bunları bulamadığınız zaman göz kalıyor. Göz ve bakma, paradoksal olarak mahalle baskısı unsurlarından biri gibi geliyor.”

- “Kemalizm hakkında uzun çalışınca ne kadar kuru bir ideoloji olduğunu rahatlıkla anlayabiliyorsunuz. Bu ideoloji topluma iyi, güzel ve doğru hakkında hiçbir şey verememiştir.”

- “Türkiye’de hiçbir konuyu sonuna kadar tartışma geleneği yoktur. Başbakan ‘laikliği tartışmıyoruz’ dediği zaman bunun çok derin bir seviyede doğru olduğunu düşünüyorum. Laikliği tartışmaktan korkuyoruz. Yani laikliği tartışırsanız günlerinizi hapiste geçirebilirsiniz.”

Tam Metni: serif-mardin-mahalle-baskisi

3 comments Mayıs 24, 2008

AKP’nin stratejisi - Etyen Mahçupyan - gazetem.net

Muhafazakar partilerin devlet karşısındaki tavırları daima istikrarlı bir çizgi izlemiştir. Sol eğilimli siyasi hareketlerin aksine muhafazakar kesim devleti hep potansiyel bir koruyucu ve müttefik olarak algıladı. Bu bakış devletin muhafazakarlara karşı en açık şiddet ve baskıyı uyguladığı dönemlerde bile değişmedi. Onlar için devlet, şimdilik kendilerini anlamayan ama zaman içinde doğru yolu bulacak ve kendilerine sahip çıkacak olan bir ‘baba’ gibiydi. Dolayısıyla ‘çocuklar’ da bir yandan kişiliklerini geliştirmeye, ama aynı anda da babaya saygıda kusur etmemeye azami gayret gösterdiler.Bir süre önce Başbakan Erdoğan’ın bürokratik baskılara karşı nasıl bir tutum izleneceğine ilişkin olarak söylediği “başımız dik olacak ama diklenmeyeceğiz” sözü AKP’nin de aynı geleneğin takipçisi olduğunu gösteriyordu. Bunun anlamı güçlü olduğunda devletle pazarlık etmek, zayıf olduğunda ise devlete bir uzlaşma şansı vermektir. Söz konusu ‘uzlaşma’ devletin birlikte yaşama konusunda hoşgörülü davranmasını ima eder. Ama daha da derinde devletin sağduyu göstermesine ilişkin kadim bir beklentiyi yansıtır. Çünkü muhafazakar algıya göre devletin baskıcı davranışının nedeni özsel, ilkesel veya sistematik değil, arızidir. Diğer bir deyişle devletin sağduyusu eksik, yani toplumu tanımayan kadroların eline geçmiş olması nedeniyle, geçici bir kopukluk yaşanmaktadır. Bu insanların değişmesi devleti de olması gereken davranış kalıbına çekecektir.

Bu bakışın iki uzantısından söz edebiliriz… Birincisi muhafazakarlara göre devletin kendilerine yaklaşımında görülen ideolojik ayrımcılık eninde sonunda muhakkak değişecek ve toplumla barışık bir devlet mekanizması doğacaktır. İkincisi, devleti iyi ya da kötü yapan şey içindeki insanlar olduğuna göre, bir yandan kadrolaşmak, öte yandan halen var olan bürokratik kadrolarla yakınlaşmak son derece işlevseldir. Çünkü bu süreç muhafazakarları tanımayan devlet bürokrasisinin ‘insanileşmesini’ sağlayacaktır.

Dolayısıyla muhafazakar parti geleneğinin devlet karşısındaki tavrı ‘devlete bir şans vermek’ şeklinde özetlenebilir. Bu şansı güçlü olduğunuzda zorlayabilir, kadro değişiklikleri sayesinde uyumlu bir devlet yaratmaya çalışabilirsiniz. Ancak zayıf olduğunuzda geri çekilmek, alttan almak, çatışmacı davranmamak ve devletin engin bilgeliğine sığınmak gerekecektir.

AKP bugün bu iki pozisyon arasında zigzaglar çizerek kendisine siyasi hareket alanı açmaya, önümüzdeki dönemde çıkacak farklı konjonktürlere şimdiden hazır olmaya çalışıyor. Konu 1Mayıs olduğunda meseleyi sokak ile devletin karşı karşıya gelmesi olarak yorumlayıp aşırı devletçi bir tutumda ısrar edebiliyor… Diğer taraftan Ergenekon soruşturmasını bir tehdit silahı olarak elinde tutmak için azami gayret sarfediyor… Kapatma davası karşısında ise hem bu davayı siyasi olarak reddeden, hem de yargıya ‘adil’ devlet rolü üstlenme şansı veren bir çizgi izleniyor.

Birçok yorumcu bu stratejinin ardında kendine ve topluma güvenin yattığını ifade etti. Gerilim zamana bırakıldığı takdirde son sözün toplum tarafından söyleneceği ve bunun da henüz genç bir siyasetçi olan Erdoğan’ı yeniden en tepeye çıkarabileceği yorumları yapıldı. Ne var ki AKP’nin davranışı sadece taktiksel değil, stratejik… Yani bu tavrın ardında bir siyasi zorunluluktan ziyade ‘doğru’ bulunan bir anlayış yatmakta. Bu nedenle de ‘devlete bir şans veren’ Erdoğan’ın aynı Erdoğan olarak kalacağı son derece şüpheli. Geçmişte muhafazakar gelenekten gelen partilerin devletle yaşadıkları gerilimli süreçler neredeyse her zaman siyasetin ‘ehlileşmesiyle’ ve devlete biat etmesiyle sonuçlandı.

Bugün Erdoğan’ın elinde tek bir fazladan koz var: AB ile ilişkiler… Bu sürecin sonunda aynı temsil yeteneğinde ve değişimi taşıma kapasitesinde kalabilmesi AB’nin ilkesel duruşunun Türkiye’nin siyasi gündemindeki ağırlığını korumasına bağlı. Ama devletle olacak pazarlık da tam bu noktayı hedefleyecek… Ve Erdoğan’ın kendi geleceğini risksiz bir biçimde garantiye alma arzusu, belki de muhafazakar siyasetçi mezarlığına bir yeteneğin daha gömülmesine neden olacak…

Add comment Mayıs 18, 2008

Ey Yobaz Sana Söylüyorum!

Bugün birkez daha inanan insanların bu ülkede ne kadar aşağılandığına şahit oldum. Mahalle baskısı diye çığırtkanlık yapanların aslında gerçekten ne kadar uzak olduklarını anladım. Olayı anlatayım; “Okuldan çıkıp üsküdara gidiyordum. Otobüste herşey normal devam ediyodu. Önde durmadan insanlara talimat veren amca dışında. “arkaya dogru ilerleyin, insanlar dışarıda kalıyor” gibisinde ön koltuğa kurulmuş, ahkam kesiyo. Sonra bi teyze modern(içini dolduramadığımız kavram) diyeceğimiz tarzda giyinmiş. Tam inecekken Kapalı bir diğer teyzeye ‘iğrenç yaratık‘ diyerek içindekini ortaya döktü. Kapalı teyzemiz cevab olarak ‘terbiyesiz‘ demekle yetindi.” Bu olay herkes gibi benide bayağı bi düşündürdü. Bu kutuplaşma bu kin neden, hani modernlik(ki giyiminden onu anlıyoruz) inançlara saygılıydı, hani insanlığı biliyordu. Bu olayın detayına inersek mulaka çok uzun süreçlerin neticesinde oluştuğunu anlayabiliriz. Ama anlık tepkimiz ne olacak olaya; yani durup müdahil olmadan düşünecekmiyiz yoksa birilerine sen haksızsın mı diyeceğiz.

Add comment Mayıs 6, 2008

Super bi Animasyon

Add comment Mayıs 2, 2008

Mutlu Ol Bu Bir Emirdir

Add comment Nisan 25, 2008

Previous Posts


Youtube Yasağı

www.youtube.com yasaklı olduğundan video linklerini görememektesiniz. Ülkem adına üzgünüm :(

Bir şeyler Ararken

Hayat çıktı karşımıza

Kategoriler

Son Yazılar

Son Yorumlar

tu=cheeee on Sevebilme ihtimalini Sevdim - …
Feyzullah on .:Hakkımda:.
okan on .:Hakkımda:.
arda on IBM staj sınavı
fgggggggg on Cem Yılmaz Turk Telekom Rekla…

 

Temmuz 2008
M T W T F S S
« Jun    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  

Sayfamız