Evrensel Ahlâk kuralları toplumların sağlık kurallarıdır. Bu kurallar; zaman ve mekân kayıtları ile kayıtlı olmayıp toplumun her alanında ve her çağda geçerlidirler. Bunlara “siyaset alanı”, “ekonomi alanı” istisnası, hatta “Aile alanı” istisnası getirmek isteyenler kendi çıkarları için ahlâk kayıtlarından kurtulmak isteyenlerdir.
Batı demokrasilerinde, Fransız Devrimi çalkantılarından sonra, her toplum kendi şartlarına uygun bir lâiklik anlayışının uzlaşmasına varmıştır. Bu uzlaşma, Evrensel Ahlâk’a karşı bir ittifak demek değildir. Devlet; “Ahlâka da eşit derecede uzak” olamaz, çünkü devletin varlık sebebi; “kimse kimseye zarar vermeksizin ahlâkî bir birlikte yaşamanın sağlanması”dır. Ahlâk bir “ideoloji” değildir ki devletin ahlâka “uzaktan merhaba” etmesini lâikliğin gereği sayalım!
Doğru anlamı ile lâiklik; devletin temel Tabiî Hukuk ve Evrensel Ahlâk ilkelerinden hiçbir dinî veya felsefî görüşe ödün vermemesi demektir. Heyhat! Bizde lâiklik ilkesinin doğru anlayışı özlemini ifade etmek dahî bazı yaygara erbabınca, en azından “kamu haklarından fiilen yoksunluk” cezasını gerektirir. Toplumun nisbî bir sükûna kavuştuğu devrelerde, maraz ve garez erbâbı kimseler ortaya çıkarak millete bu azıcık huzuru da çok görürler. 1908′de Sultan Hamîd için de bugünkü mitingler dizisini andıran bir kampanya başlatılmışken, Sultan Hamîd de İstanbul Belediyesi’nin mitingçilere bedava otobüs tahsis etmesine benzer bir tutumla, Meclis’in toplanacağını ilân etti ve meb’usları -eşlerinin başörtülü veya şapkalı olmasına bakmaksızın- Saray’da ağırladı. Sultan Hamîd’in vakarı ve zarafeti o kadar iyi etki bıraktı ki, 28 Şubat dönemi Konya mitinginde olduğu gibi, önce bir 31 Mart hareketine yeşil ışık yakılıp, ardından “Kâ’be-i Hürriyet” olması istenen Selanik’ten İstanbul’a Hareket Ordusu gönderildi. Sultan Hamîd; olayları tecrübesi ve zekâsı ile çok iyi değerlendirdi, vatansever olduğu için de sırf millete ve devlete zarar vermemek için, tahttan indirilmesini engelleme yönünde hiçbir girişimde bulunmadı. On yıl geçmeden önce Kâ’be-i Hürriyet’e (!) gönderilip sonra Balkan Savaşı dolayısı ile Beylerbeyi Sarayı’na getirilen ve orada vefat eden Sultan Hamîd’in tabutu yanında, yaklaşan mağlûbiyetin ağırlığı altında omuzları düşen; üstâd-ı a’zam ve başıbozuk paşası Tal’at Paşa yürüyordu. Devlete ve millete halel gelmemesi için gayret gösterenler, bu bilinci olanlar, sözün ayağa düştüğü dönemlerde, kendileri susup Allah’a tevekkül ederek köşelerine çekilmeyi bilirler. Ne var ki zarara sebep olmaksızın iktıdarı elde tutma imkânı varsa, maraz ve garaz erbabının ülkeye vereceği zararları önleme gücünü kendilerinde görenler, derhal “ne haliniz varsa görün!” diyerek çekilmemelidirler. Ne var ki karşılaştıkları musîbetlerden ders alarak, bu ana kadar “Ahlâkın kesin emri”ne tam olarak uymamış olsalar bile, bundan sonrası için, “festakıym kemâ umirte” (Ahlâk’ın kesin emri: Sana emrolunduğu gibi, doğruluk ve dürüstlük ilkesine mutlak olarak uy!) buyruğuna tam olarak uymaya ahd etmelidirler. Sultan Hamîd’i tahtından indiren güç, bugün de daha yerleşmiş ve genişlemiş bir güç olarak işbaşındadır.
Bu gücün hiç tahammül edemeyeceği ve müsamaha gösteremeyeceği tutum: Ali tutumudur. Mevlânâ, “ez Alî âmûz ihlâs-i amel/Şîr-i Hakk -râ dân münezzeh ez dagal!” (Ali’den amellerinde nasıl ihlâslı olabileceğini öğren!/Allah’ın arslanını her türlü hile, düzen, dolandan arı bil!) diyordu. Yunus da aynı gerçeği: “Ali gibi er gerek işbu yola giresi!” diye ifade ediyordu. Şeyh Gaalib de “Rustem işi anlama, Hayder gerek!” dedi. Oysa sözün ayağa düştüğü dönemlerde köşesine çekilmek zorunda kalan birisinin vicdanının rahat olması ve nihaî açıdan “gaalib sayılır bu yolda mağlûb!” diyebilmesi için ahlâkî bir mücadele sürdürmüş olması ve iktıdarda olduğu sırada da Ali gibi davranmış olması gerekir. Cemaatlerin haklarının gasbedilmeyip iade edilmesini, Ruhban Okulu’nun açılmasını, Hrantımız’ın kanının yerde kalmamasını, kızlarımızın üniversitelerden kovulmamasını, hayvanların canlarının burnundan getirilmemesini… İşte bunun için istiyorum ey Azîzan ve behey varsayım insanları! Ali “dagal”den münezzehdir ve perde ardından ortalık karıştıranlar ise sırf dagalci (deccal)dirler.
