RANDOM row select SQL – SQL de rastgele satır seçimi

Select a random row with MySQL:

SELECT column FROM table
ORDER BY RAND()
LIMIT 1

Select a random row with PostgreSQL:

SELECT column FROM table
ORDER BY RANDOM()
LIMIT 1

Select a random row with Microsoft SQL Server:

SELECT TOP 1 column FROM table
ORDER BY NEWID()

Select a random row with IBM DB2

SELECT column, RAND() as IDX 
FROM table 
ORDER BY IDX FETCH FIRST 1 ROWS ONLY

Select a random record with Oracle:

SELECT column FROM
( SELECT column FROM table
ORDER BY dbms_random.value )
WHERE rownum = 1

Java execute system commands – Java sistem komutu calistirma

public static void main(String args[]) {

        String s = null;

        try {
            
            // run the windows "dir" command
            // using the Runtime exec method:
            Process p = Runtime.getRuntime().exec("cmd /c dir");
            
            BufferedReader stdInput = new BufferedReader(new 
                 InputStreamReader(p.getInputStream()));

            BufferedReader stdError = new BufferedReader(new 
                 InputStreamReader(p.getErrorStream()));

            // read the output from the command
            System.out.println("Here is the standard output of the command:\n");
            while ((s = stdInput.readLine()) != null) {
                System.out.println(s);
            }
            
            // read any errors from the attempted command
            System.out.println("Here is the standard error of the command (if any):\n");
            while ((s = stdError.readLine()) != null) {
                System.out.println(s);
            }
            
            System.exit(0);
        }
        catch (IOException e) {
            System.out.println("exception happened - here's what I know: ");
            e.printStackTrace();
            System.exit(-1);
        }
    }

Türkiye’nin Bilgi Teknolojileri Konusundaki Rekabet Gücü Küresel Sıralamada Yükseliyor

EIU araştırması ABD ve diğer lider ülkeler güçlerini korurken gelişmekte olan ülkelerin ivme kazandığını gösteriyor

İstanbul, 27 Eylül 2011 —

Türkiye bilgi teknolojileri alanında diğer ülkeler ile kıyaslandığında giderek daha rekabetçi bir konuma ulaşıyor. Business Software Alliance’ın (BSA) bugün açıkladığı Economist Intelligence Unit’in 2011 BT Sektörü Rekabet Endeksi raporunda Türkiye küresel sıralamada 5 sıra yükselerek 41. Sıraya yerleşti; 2009’da ise 46. Sırada bulunuyordu.

Kamu ve özel sektörün araştırmalar için daha fazla harcama yapması ve BT patentlerindeki faaliyetlerin artması Ar-Ge kategorisinde belirgin bir iyileşmeye işaret ederken Türkiye’nin sıralamadaki en büyük sıçraması da bu alanda 35. sıradan 20. sıraya yükselmesiyle gerçekleşti ve Türkiye’nin genel endeksteki yükselişinde de önemli bir etken oldu. Ayrıca yüksek öğretim ve bilim programlarına girişler de Türkiye’nin BT insan sermayesi ortamına olumlu katkıda bulundu ve ülke bu kategoride yedi sıra yükselerek 38. sıraya ulaştı.

Ancak Türkiye İş Ortama kategorisinde ise 2009’a göre dört ülkenin gerisine düşerek 33. sıraya indi. Ayrıca Türkiye BT altyapısı kategorisinde de son iki yılda iki basamak düşüşle küresel ölçekte 46. sıraya gerilerken, geniş bant penetrasyonunun 2009’dan bu yana çok küçük bir artış göstermesi ve bölgede görece düşük bir seviyede (yüzde 10’un altında) kalmaya devam etmesi bu gerilemede etkili oldu.

2007′den bu yana dördüncü defa güncellenen Endeks, 66 ülkeyi BT yenilikçiliği ile ilgili kritik temel alanları kapsayan bir dizi gösterge kullanarak test etti: genel iş ortamı, BT altyapısı, beşeri sermaye, araştırma ve geliştirme (AR-GE), yasal ortam ve sektörün gelişmesinde kamu desteği.

2011 yılında listenin en üst sıralarını ABD, Finlandiya, Singapur, İsveç ve İngiltere paylaştı.

BSA Başkan ve CEO’su Robert Holleyman, “Türkiye diğer dört iş ortamı göstergesinde önceki puanlarını muhafaza etmiş olsa da, diğer ülkelerin bu kategorideki genel performansı daha yüksek olmuş. Bununla birlikte, en önemli husus BT sektörünün durgunluktan olumsuz etkilenmiş olmasına karşın halen sektörde sağlam bir iyileşme yaşanmakta olup geliri artmakta olan genç nüfusun özellikle rekabetçi mobil piyasada beklenen güçlü büyümeye destek olması beklenmektedir,” dedi ve şunları ekledi:

“Türkiye; özel mülkiyete sağladığı korumalar, şirket kuruluşlarında aşırı bürokrasinin azaltılması ve şirketlerin genel olarak sahip olduğu rekabet serbestisi gibi hususlarda Economist Intelligence Unit’ten olumlu puanlar almıştır. Gelecek yıllarda Türkiye’de politika yapıcılar bu alanı daha fazla geliştirme fırsatına sahiptir. Dünya çapındaki deneyimlerden biliyoruz ki buna değecektir.”

Bu yılın Endeks’inde BT konusunda geleneksel olarak güçlü olan ülkelerin liderlik konumunu korumalarının bir nedeni “avantajın avantajı çekmesi” olarak görünüyor, bu ülkeler yıllar süren yatırımlarla teknoloji yenilikleri için güçlü temeller kurdular ve şimdi de ektiklerini biçiyorlar. Ancak, dünya çapındaki rekabet arenası yeni rakiplerin katılımıyla giderek daha kalabalık bir duruma geliyor; bu rakipler özellikle gelişmekte olan ekonomilerde, liderlerin belirlediği standartlara uymak için oyunu yükseltiyorlar.

Holleyman’a göre: “Bu yılın BT Sektörü Rekabet Endeksi çok açık bir şekilde gösteriyor ki, teknoloji yeniliklerinin temellerine yapılan yatırım, uzun vadede çok büyük gelir getirecektir. Gayet açık olan bir diğer konu da, bilgi teknolojisinde hiçbir ülkenin tekel durumunda olmadığıdır. Başarının kanıtlanmış bir formülü var ve herkes bundan yararlanmakta serbesttir. Bu nedenle bir çok BT güç merkezi olan bir dünyaya doğru ilerliyoruz.”

2009 yılında yayınlanan önceki rapora göre bu yılın Endeks’inde en büyük yer değişikliğini araştırma ve geliştirme etkinliklerinde büyük atılım gerçekleştirerek 11 basamak birden yükselen Malezya ve sahip olduğu çok sağlam araştırma ve geliştirme gücü ve dinamik insan sermayesi ortamı sayesinde 10 basamak yükselen Hindistan gerçekleştirdi. Aralarında Singapur, Meksika, Avusturya, Almanya ve Polonya’nın da bulunduğu diğer bazı ülkeler bu sene tüm BT temel alanlarında yeni güç düzeyleri göstererek genel anlamda güçlü kazançlar ortaya koydular.

Holleyman sözlerini şöyle tamamladı: “Global ekonominin toparlanmaya başlamasıyla, hükümetlerin BT sektörünün gelişmesi konusunda uzun vadeli bir bakışa sahip olmaları her zamankinden daha da fazla önem kazanıyor. Politika ve iş dünyasında karar verme konumunda bulunanlar bu konuyu sadece yıllık bir temelde ele alamazlar, aksi takdirde geride kalma riski doğar. BT’nin içinde bulunduğu rekabetçi ortamda hatırı sayılır kazançlar sağlamak için gelecek yedi ila dokuz yılı değerlendirmeleri ve ona göre yatırım yapmaları gerekiyor.”

BSA Hakkında

Business Software Alliance ( www.bsa.org ) yazılım sektörünün en önde gelen global savunucusudur. BSA, Ekonomiyi ateşleyen ve modern hayatı iyileştiren yazılım çözümlerini oluşturmak için her yıl milyarlarca dolar yatırım yapan dünya çapındaki yaklaşık 100 şirketin oluşturduğu bir ortaklıktır. Uluslararası hükümet ilişkileri, fikri mülkiyet ile ilgili yaptırımlar ve eğitim faaliyetleri yoluyla BSA, dijital dünyanın ufuklarını genişletmekte ve ilerlemeyi sağlayan yeni teknolojilere güven oluşturmaktadır.

ref: http://www.bsa.org/country/News%20and%20Events/News%20Archives/global/09262011-eiu-itcompetitiveness.aspx

ORACLE paket prosedur parametre – package procedure parameters

SELECT a.argument_name, a.pls_type, a.in_out
FROM all_arguments a, all_objects o
WHERE a.object_name = ‘PROC_NAME’
AND (a.package_name = ‘PACKAGE_NAME’ OR a.package_name IS NULL)
AND o.object_name IN (‘PACKAGE_NAME’, ‘PROC_NAME’)
AND o.object_type IN (‘PACKAGE BODY’, ‘PROCEDURE’)
AND o.status = ‘VALID’

Google İpuçları

Her gün ziyaret ettiğimiz Google hazretlerini bilinçli kullanıyor muyuz? Google da aratmak istediğiniz kelimeyi farklı parametreler ile kullandığımızda daha yararlı sonuçlarla karşılaşacağımızın farkında mıyız? Bugün sizlerle bu ipuçlarının bir kısmını paylaşıyor olacağım:

#Site: Herhangi bir web sitesi içinde belirlediğimiz bir kelimeye istinaden arama yapmak istediğimizde kullacağımız parametredir.

Örnek kullanım: site: milliyet.com.tr ticaret

Yukarıdaki arattırmayı google.com web sitesinin search bölümünü kullanarak yaptığınızda Google milliyet.com.tr içerisinde ticaret kelimesi ile ilişkili tüm sonuçları size listeleyecektir.

#Link: Bir web sitesine link veren diğer siteleri görmek için kullanılır.

örnek kullanım: link:milliyet.com.tr

#Define: Tanımlanmasını istediğiniz bir kelime ile kullanacağınız bir parametredir.

Örnek kulanım: define apple

#Filetype: Herhangi bir dosya uzantısına yönelik arama yapmak istediğinizde kullanacağınız parametredir.

Örnek kullanım: filetype: pdf spor

# = : Bir birimi başka bir birime dönüştürmek için kullanılacak olan terimdir.

Örnek kullanım: 100gb=?mb

#İntitle: Anahtar kelimeyi site başlığında aramak için kullanılan terimdir.

Örnek kullanım: intitle: aşk

#info: İlgili sitenin özet bilgilerini görmek için kullanılan parametredir.

Örnek kullanım: info: yemeksepeti.com

#Tırnak İşareti (” “): İki tırnak işareti arasına yazılan kelime’nin geçtiği tüm siteleri web üzerinde tarayan parametredir.

#Eksi işareti (-): Arama yaptığınız kelimeye ilişkin herhangi bir sonuçun karşısınıza çıkartılmasını istemiyorsanız o kelimenin başına eksi işareti koyarak aramanızı filtreleyebilirsiniz.

Örnek kullanım: Örneğin Fenerbahçe ile ilgili bir arama yapacaksınız ancak karşınıza futbol ile ilgili sonuçların gelmesini istemiyorsunuz. O halde şu şekilde bir arama yapabilirsiniz:

Fenerbahce -futbol

#Artı İşareti( + ): Arama sonucunda özellikle olması istenen bir kelime varsa o kelimenin önüne + işareti koymak yeterlidir.

Örnek kullanım: yemek + patates

alinti (http://comtalks.com/2011/01/13/google-ipuclari/)

Erdem sahibi olanlar insan’dır!

Doğu’dan ve Batı’dan insanlık üzerine düşünceler  

Erdemli bir insan olmak; aşağıdaki öğüt, tavsiye ve nasihatleri gençlerimize, çocuklarımıza ısrarla vermek mecburiyetindeyiz, diyor Psikiyatrist Nevzat Pehlivan.

35 yılını insanların derdine adayan, onları dinleyen bir isim Nevzat Pehlivan. Dile kolay 35 yıldır insanların “madde”yle olan sıkıntısını, hırslarını; sıkıntısını gidermeye hırslanarak hangi değerleri yitirdiğini, niçin mutsuz ve kaygılı olduğunu dinliyor Nevzat Pehlivan. Bu arada insan tekini anlamaya çalışırken Doğu’dan ve Batı’dan bir sürü “şahsiyet”le okuma yoluyla hasbihal ediyor.

Nevzat Pehlivan dinlediklerini göz önünde bulundurarak okuduklarını şerh eden bir çalışmaya imza attı. Bursalı hastalarının dertlerinden hareketle “İnsan” olmanın ne olması gerektiğini kendi dilince anlattığı bir çalışma hazırlamış. Pehlivan, “sevmek”, “sabretmek”, “vefa”, “rıza” “acıma”, “merhamet”, “cömertlik”, “doğruluk”, “hak-adalet”, “güven”, “samimiyet”, “kanaat” gibi unutulmaya yüz tuttuğu düşünülen erdemleri seçmelerle anlatıyor.

Pehlivan derdini şöyle özetliyor: “Bugünün insanın kendinden başka sorunu yoktur.”

Erdemli İnsan Kimdir?

Pehlivan çalışmasının bir yerinde “erdem sahibi” bir “İnsan” olmamız için belli nasihatler çıkarıyor okumalarından ve konuşmalarından.  “Israrla bu ilkeleri çocuklarımıza öğretelim.” diyor.

Bakın nelermiş bu ilkeler:


Hayatın her tecellisine saygılı olun. Her şeye saygı gösterin.

Sabırlı olun; zafer sabredenlerindir. Yüce Allah sabredenlerle beraberdir. Ruhunuzu sabırla kazanacaksınız! Sabır gönlü temizler, süsler, güzelleştirir. Hazımlı olun, aceleci olmayın. Yanlışlıkların başı aceleciliktir. Sabreden arşa çıkar. Sabrı olmayanlar ise çok yoksuldurlar. Sabırsız kişiler iki kez beklerler. Yine acele kararlar verirseniz sizin herkesten farkınız olmaz. Karar aklın durması halidir. Karar verdiniz mi akıl düşünmeyi dolayısıyla gelişmeyi durdurur. Israrla acele karar vermeyin. Hayatın bir parçasına bakıp ta hayatın tamamı hakkında da karar vermekten kaçının.

Katlanmayı ve dinlemeyi öğrenin. Dinleyen, diyenin ortağıdır. 

Ümidinizi kaybetmeyin. Çünkü Cihanda her şey ümit iledir. İnsanı en son ümit terk eder. O da ölümde… Bir atasözümüz; “Çıkmamış candan ümit kesilmez.” der. Bir şey; kalbe ferahlık veriyorsa o ümittir. Bulutlar ne kadar sık ve siyah olursa olsun, onların arkasında daima bir güneş vardır!Thales‘e sormuşlar: “Dünyada biricik devamlı olan şey nedir?” Cevap:“Ümit… Zira bizi en son o bırakır.” diyor.

Öfkeyle hareket etmeyin. Çünkü Öfke kalbe yerleşen bir ateşe benzer.“Ben gelmedim davi için benim işim sevi için.” diyor Yunus. Yine unutmamalıyız; her kavga bir kopmadır. Her barışma bir düğüm. Kiminin düzdür, kiminin düğüm düğüm. “Ben kin dolu bir gönül değilim.” diyorHz.Mevlana.

Alçak gönüllü olun. Çünkü alçak gönüllülük; üstünlüğün, şerefin merdivenidir. 

Adil olun, adaletli davranın. Hürriyetinize dokundurmayın. “Bir yerde yangın varsa önce adaleti kurtarın.” der Konfiçyus. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şeyin önemi yoktur. Kur’an‘da; “Şüphesiz ki, Allah adaleti ve iyiliği emreder.” der  (Nahl suresi 16/90).

Kitap has bahçesine girin, okumayı mutlak bir alışkanlık haline getirin. O asil davranışı yakalayın. “Okumak gelişim yolculuğuna çıkmaktır. Dünya devleriyle arkadaşlık yapmaktır. Gelişimin anahtarıdır.” Seneca; “Okumaksızın geçen boş zaman bir tür ölüm, insanın canlı canlı gömülmesidir!” der.

Hep iyilik ve güzellik sergileyin, iş ve değer üretin. Güzel olan; iyi, doğru ve yararlı olandır. “Hayatımızda ne yaparsak yapalım, fark yaratan niyetimizdir.”

Çok şeyi olan değil, çok şeyi veren zengindir. Hep vermeyi deneyin, sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe, huzura erişemeyeceğinizi iyi bilin. Dünyalığın en iyisi orta halli ve yeterli olanıdır.

Merhametli ve şefkatli olun. Çünkü bu duygu Allah’ın dayandığı kudrettir! Bilgi; refah ve güçtür. Fani olmayan tek şey bilgidir. Bilgi her şeyi kaplar! Hayallerinize gem vurmayın! Hayal edemediğiniz vakit geleceğiniz yoktur! Büyüklüğün aslı da şefkattir.

Hırsınızı yenin. Çünkü hırsın sonu mağlubiyet ve sağlıksızlıktır. Ve hırs; insanda zarafeti kaybettirir. Hırslı insan yaşamı erteleyen insandır. Bir bakıma kimin hırsı fazla ise yarası da fazladır. Onun için ihtiras ve sevgi birbirlerine sürten iki taşa benzetilir. Hangisi daha sertse diğerini aşındırır.İhtiraslarımız sınırsızsa; kaygı ve korkularımızda öyle olacaktır!

İnancınızı, ümidinizi ve sevginizi hiç ama hiç kaybetmeyin. Çünkü yeryüzünde bunlar kadar saadet yoktur.

Hep mesul olun. Çünkü mesuliyet kadar, insanî değer ve haysiyetin yüksek olduğu bir değer ve şekil yoktur. İnsan mesuldür. Sorumluluk almalıdır. Mesuliyetin ayrıca ahlâki ve uhrevi manası vardır.

Aldatmamaya, ayıp aramamaya, affetmeye, yüzüstü bırakmamaya, sır saklamaya dikkat edin, o zaman dost olursunuz!

Hayatta her şeye itibar, değer nazarı ile bakın. Her şeye saygılı olun. Gülmekte tutkunuz olsun; bir gün ağlarsanız o da mutluluktan olsun!

Güzel ve yumuşak konuşun; sakin,  hesaplı konuşun. Çünkü güzel sözlerde sihir kuvveti vardır. Sözler sel gibidirler ve tükenmez hazinedirler, ya da devasız bir dert. İnsanoğlu zaten dilinin altında gizlidir. Söz de insanın değeri kadardır. Kişinin yarısı dili yarısı da kalbidir. Kişinin sözü aklını, fiilide asaletini gösterir. Ancak A. Ensarİ kişinin sözü amelinden çok olursa o kişi noksandır. Kişinin ameli sözünden fazla olursa o kişi kâmildir der. Allah’a verilen söz de sözlerin en güzelidir.

Allah’ı ve ölümü asla unutmayın. Öğüt için, nasihat için, eğitim için ölümü düşünmek yeter de artar bile.

Her güçlülüğün sonunda bir kolaylık olduğunu hiç, ama hiç unutmayın. Aceleci olmayın. Acele gecikmedir.  Acele eden ya hata yapar ya da hataya yakın olur.

Kendi içinizde huzurlu ve uyumlu olun mutluluk budur. Başkaları ile az, kendiniz ile çok konuşun!

Denemekten vazgeçmeyin. Denemekten vazgeçmek kadar büyük hata yoktur. Tekrara değer veriniz. Tekrar öğrenmenin anasıdır. “Tekrar; kişiyi usta yapar.” der bir Alman atasözü. Dünyada kim ustasından kaçarsa talihinden kaçmış olur.

Kalbi, hali, davranışı, sözü yumuşak ve sakin bir insan olun! Her davranış bir öğretmendir! İnsanın fiili davranışları asaletini gösterir, sözleri de aklını.

Kişileri incitmeyin, kişilerden de incinmeyin. Kişileri kırmayın, kişilerden de kırılmayın. Bunlar irfan mektebinin ilk ve son dersleridirler. Başkalarını azarlar gibi kendinizi azarlayın, kendinizi affeder gibi başkalarını da affedin.

Dostunuzu ve seveninizi sık sık ziyaret edin. Çünkü yürünmeyen yollar çabuk diken ve çalılıklarla kaplanır.

Vefalı olun. Vefa; en erdemli davranıştır.  Vefa; muhabbetin aynasıdır. Minnettarlıktır. Sadakattir. O kaybolduğu zaman gönüller mahzun olur.Vefa; köpekler için bile bir değerdir. O dostluğun zihinlerde çağrıştırdığı ilk şeydir.

Bugün yapacağınız işi asla yarına bırakmayın. Zamanı iyi kullanın. “Sıradan insanlar; zamanlarını nasıl harcayacakları, herhangi bir yeteneğe sahip insanlar ise zamanı nasıl kullanacakları ile meşgul olurlar.”

Dua etmeyi unutmayın. Çünkü huzur; dua ile başlar.  Dua; ruhun gücüdür.İbadetten maksat huzurdur. Can-ı gönülden yapılan bir dua’nın çok şeyi başarabileceğini unutmayın. Çünkü dua; ibadetin de özüdür. O büyük dostla konuşmadır.

Cesaretli olun. Çünkü cesaret; kişiye istediğini yapabilme imkânı verir. Kendiniz ile de yarışma imkânına ayrıca kavuşursunuz. Cesaretini kaybeden; her şeyini kaybetmiştir. Yürekli olun yüreklilik insanın kendi gerçekleriyle yüzleşmesini içerir! Cesur olmayan esir olur. Cesaretli olmayan esaretli olur.

Gözünüz daima kendi ayıbınızda olsun. Başkalarınızda kusur aramayın. Birine kızıp bağırdığınız zaman söylediğiniz sözün önce hakka gittiğini bilin, utanın ve söylemeyin.

Kapınız, sofranız, gönlünüz, alnınız, keseniz, cebiniz hep açık olsun.

Hiçbir zaman başkalarına göre yaşamayın.

Her şeye karşı şükran duyun! İnsanların sizi övmesi ile ayıplamasını eşit görün. Dileğiniz gerçekleşmediğinde de şükredebilirsiniz.

Her şeyinizi O yüce güçten isteyin. Özellikle ilminizin ve hayretinizin artmasını hep dileyin.

Kendinize ve başkalarına farklılıklar yaratmayı gaye edinin. İnsan kendisine değer verebildiği oranda başkalarına da değer verir!

Hayatta insanı doğru yoldan ayıran başlıca engellerin; mal, şöhret, taklit ve isyan olduğunu unutmayın. Ve çok sık hatırlayın.

Eş seçimine dikkat edin. A. Altan’ın dediği gibi; “Bir erkeği; hayatın içinde kadınlar gezdirir. Hayatın katları arasında kadınlar dolaştırır. Hayatınız seçtiğiniz kadındır. Bir kadın değil, bir hayat seçeceksiniz, bunu unutmayın!”Çünkü kadın, M. İkbal‘e göre “Hayat ateşini muhafaza eder. Onun fıtratı hayatın esrarının levhasıdır!” Bunu hiç unutmayın.

Nevzat Pehlivan, Bana İnsan’ı Verin, Uludağ Yayınları Tel: 0224 223 72 10

Müsait Bir Yerde Ölecek Var ! – Sabri Mesud – cemaat.com

…nereye gideceksin ey ‘nankör’ böyle korunaksız, sığınaksız…

Haber bültenlerinden hayata düşen koyu umutsuzluk havasının arasından her hadiseye dışardan ve sessizce bir çocuk kaydediciliğinde bakmaya başladık. Yaşanan bütün olumsuzluklar, sihirli kutuyu sinirli kutu yapan bu trajedilere bir de hayatın içinde yaşanan ve haber bültenlerine yansıması mümkün olmayan hadiseler eklenince hayat büsbütün içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Ve bunca trajik hadisenin içinde insan ister istemez sorma gereği hissediyor; “bu kabus ne zaman bitecek?” veya “bu kimin kabusu?” diye.

Sorularla birlikte bu kabusun bizim kabusumuz olduğu cevabıyla kimliğimize işlemiş hayatı “öteki”leştirme gayretlerine dönüyor ve hemen korunaklı bir köşe bulup haykırıyoruz; “onlar dünyayı kabusa çevirdiler..” Bu haklı haykırışın içinde inanmış kimliğimizle ters düşen tuhaf bir inançsızlıkta yeşertiyoruz sanki. Dünyayı kabusa çeviren, modern yaşamı kurgulayan ötekilerin sardıkları dolmaları yiyen sanki biz değilmişiz gibi hemen geri çekiliyoruz. Onlar demekte, “onlar yaptı biz yapmadık” diyerek çocuksu bir refleksle bu tuhaflığa meşruiyet kazandırmakta üstümüze yok. Evet vallahi onlar yaptılar. Yüzyıllar boyunca yaşadıkları bütün acıları çözüm arayan bir bakışla irdelediler. Kendi içlerinde her medeniyetin geçtiği buhranlı dönemlerden geçtiler ve bugünki modern yaşamı bu tecrübelerle kurguladılar. Hani şu kaçamadığımız, kaçamayacağımız yaşamı, öfkemizi ve hıncımızı bile onun argümanlarıyla ifade etmek zorunda olduğumuz kurgusallığı. Böylece maddenin inkişaf ettiği, mananın unutulduğu, mananın çocuklarının bu gidişatta hakikatin hatrına bir “anlam” geliştiremedikleri dünyada yapabildiğimiz tek şey onlara ne kadar benzeyebileceğimizi, onlara benzerken de ne kadar “biz” kalabileceğimizi göstermek oldu. İşin ilginci bu süreçte gördük ki, biz artık “biz” değiliz ve fena halde birbirimize benziyoruz!

Böylece bu meş’um benzerlik, kimliğin sadece modern öngörü gereği bu kurguda bir renk olabildiği(ancak bu kadar belirleme fırsatı bulabildiği) çağda ruhlarımızı daha da yordu. Dünyanın gidişatı, dün hayallerimize girmesinden korktuğumuz tabloların bugün alışageldiğimiz gündelik “şey”ler olması bizi dehşete düşürmeye başladı. Evet bu bir dehşet. Hayatı kuşatan onu kaosa çeviren, günahlar deryasında bir hakiki hayr damlasını arayan, en iyi niyetlerde bile kapitalist bir kar düşüncesi sezen bu hezeyan çağında; bu yaşananların gerçek olamayacak kadar korkunç, ve kabus olamayacak kadar canımızı yakan bir gerçek olduğu noktasına geldik. Ve bizim durumumuz; korunaksız, sığınaksız, “bu bizim kabusumuz değil” haykırışıyla başkasının kabusu içinde olduğunu iddia etmenin paradoksuyla birlikte savrularak böyle sürüo gitti..

İşte tam bu herkesçe farklı farklı biçimlerde tasvir edilen karanlık tabloda benim ruhum artık ziyadesiyle daraldığından, “huzur islamdadır” önermesi karşısında gördüğüm müslümanların neden huzursuz olduklarını anlayamadığım için hep bu noktada ölümü düşünüyorum. Ölümün aslında uhrevi yanı kadar belki de onunla birlikte içtimai bir yönü olduğuna kanaat getirdiğim için ölümü ve ölüme uzayan ahiret düşüncesinin sosyolojik bir “travmadan çıkış” reçetesi olabileceğine iman ediyorum. Evet, iman edegeldiğim pek çok hakikat gibi, imanımı bir “emin”lik sıfatıyla bütünleştirememenin tuhaflığı içinde ölümü istiyor gibi yapmanın ve hakikatte ona bile cesaretimin olmadığı gerçeğiyle yüzleşiyorum. Bu zamanlarda nedense aklıma yerli yersiz o ikaz geliyor; “…o halde ölümü dilesinler….” Ne kadar bu ikazın muhattabı olmamam gerektiği ümidiyle yaşasamda kendimce dünya vesaitinin içinden yitik bir sesle haykırıyorum; ” müsait bir yerde ölecek var, zira bu namüsait şartlarda yaşamak pek tuhaf bir gülüş oluyor yüzümde….”

Açılım, Kemalizmin enkazını temizlemektir!/ Musafa İslamoğlu

Alıntı

Söyleşi: Abdulaziz Tantik / Özgün Duruş

Demokratikleşme süreci ciddi umutlarla başladı. Ama bu süreç uzadıkça bu sürece yönelik sağdan ve soldan ciddi tepkiler oluştu. Müslüman aydın ve âlimlerinin bu konudaki yaklaşımları sınırlı ve kamuoyuna yansımadı. Siz Müslüman bir âlim ve aydın olarak bu siyasal süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bismillahirrahmanirrahim… Öncelikle bugünü anlamak için dünü bilmek lazım. Dün ne oldu sualine kısaca bir göz atarak sorunuza cevap vermek istiyorum. Laiklik sopası Müslümanları dövmek, ulusçuluk sopası da Kürtleri dövmek için icat edildi. Yani sistemin iki sopası var: biri laiklik diğeri de ulusçuluktur. Birincisi ile Müslümanları, diğeri ile de Kürtleri dövdüler. Hem Kürt hem de Müslüman olanlar ise iki sopayı birden yediler. Dolayısıyla oradan başlayalım; süreç başından beri böyle değildi. Mesela Lozan’da yapılan bir azınlık tarifi var ki, o tarifin altına imzamızı atarız. Yani bize o tarifi yaptırmış olsalardı biz de ancak öyle bir tarif yapardık. Zaten İngilizler, azınlığı kavim, ırk üzerinden tanımlamaya kalkınca öncelikli olarak buna karşı çıkan Ankara Hükümetidir. Ecnebilere kabul ettirilen bu tarifi ilk ihlal eden de yine kendileri oldu. Dolayısı ile Lozan’da yapılan tarif eğer devlet siyasetinin temelini teşkil etseydi, her şey o tarife göre yürüseydi bugün bu problemi yaşamayacaktık.

Kemalist proje bir tasfiye projesi olarak değerlendirilebilir mi?

1919-1921 tarihleri arasında 14 tane Türk isyanı var

Elbette. Kemalist mühendislik projesi aslında başından beri muhalefetin tasfiyesi üzerine kurulmuştur. Çünkü otoriter olan bu dil daha sonra totalitarizme evrildi.  Bu dilden dolayı da muhalefetin her türü tasfiye edildi. Birinci meclis bunun için tasfiye edildi. İkinci meclis bunun için tasfiye edildi. Hilafet muhalif bir unsur olarak görüldüğü için tasfiye edildi. 1925′te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası bunun için tasfiye edildi. Şeyh Said isyanı gerekçe gösterilerek memlekette ne kadar muhtemel muhalefet varsa bunun için tasfiye edildi. Daha önceki isyanlarda olduğu gibi daha sonraki isyanlarda da bu bir fırsat olarak kullanıldı ve Kemalist kadrolara muhalif ne kadar unsur var hepsi tasfiye edildi. 1919-1921 arasında tam 14 tane Türk isyanı var: Hart (Bayburt) isyanı, 1. Düzce isyanı, 2. Düzce isyanı, Çorum isyanı, 1. Yozgat isyanı, 2. Yozgat isyanı, Zile isyanı, Konya isyanı, 1. Bozkır isyanı, 2. Bozkır isyanı, 1. Aznavur isyanı, 2. Aznavur isyanı ve daha başkaları… Dolayısı ile sadece Kürtler isyan etti, bilmem bu kaçıncı Kürt isyanıdır sözlerini duyuyoruz. Bu doğru değil. Yarısı söylenen hakikat, yalanın en sinsi olanıdır. İşte Türk isyanları da var.

Takriri sükûn kararı tarihi bir kırılmadır

Resmi tarihe göre bunlar isyan kabul edilebilinir ama gerçekten sizce de öyle mi?

Hepsinin özüne baktığımız zaman aslında isyan falan yok. İsyan ettir sonra tasfiye et. Bu da bir proje. Mesela Takrir-i Sükun gibi ancak “devlet terörü” ile izah edebileceğimiz korkunç bir zulüm kanununun çıkabilmesi için Şeyh Said olayı gibi bir olaya ihtiyaç vardı. Şeyh Said isyanı” deniyor değil mi? Değil, işin aslına bakarsanız ortada isyan falan yok. Binlerce insanın canına mal olan ve Takrir-i Sükun gibi bir vandalizme gerekçe kılınan olayın başlangıcı şöyle: Şeyh, Piran köyünde bir akrabasının düğününe davetlidir. Düğün alayına bazı kaçaklar da karışır. Jandarma düğün evini kuşatarak düğünün ortasında kaçakları almak ister. Bu aslında oranın büyüğüne hakarettir. Doğu’da böyle bir şey yapmak, o törenin büyüğüne “Seni sevenlerinin içinde aşağılamak istiyorum” demektir. Şeyh tabiatıyla reddeder ve der ki “Düğünden sonra gelsinler, kaçakları kendi elimle vereyim, ama düğün içinde adam almaları şeref ve haysiyetimi çiğnemektir!” İşte adını “isyan” koydukları şey bu açık tahrik sonucu başlar. İsyan adı konularak “tenkile” girişilen diğerlerinin sebebi de buna benzer. Takrir-i Sükun gibi bir kanun, ancak böyle bir bahaneyle çıkar. 1920lerdeki o Lozan ruhu dediğimiz ruhu tamamen iptal eden bir yaklaşımdır, Takrir-i Sükûn kanunu. Takrir-i Sükûn kanununun özü bir ulus yaratma üzerine kurulmuştur. Tabii bir ulus yaratmak istiyorsanız “Allah’ın yarattığı milletleri, kavimleri de yok edeceksiniz”. İşin bir de yabancı boyutu var. Kemalizm’i taşeron olarak kullanan yabancı patronlar halka yaslanan bir rejim istemiyorlardı. Peki, niye istemediler? Eğer halka yaslansaydı bu rejim o zaman kendilerine yaslanamazdı. O yüzden halkla problemli olabilecek her çıkışa destek verdiler. Mesela Şeyh Said isyanı devam ederken, Kemalistler İngiltere ile pilot eğitimi anlaşması imzaladılar. Yani bu kadrolar da farkına varmadan, kendilerini kullananlar hesabına halkla aralarına kan davası sokacak her meseleye yardımcı oldular. Ama maalesef bugün bunun sıkıntısını yaşıyoruz.

Anasırı İslam içinde Türkler ve Kürtler birlikte vardılar

Kimlik inkârı politikası mühendisliğe dayalı yeni rejimin temel politikası ilan edildi. Bu kimlik inkârı öyle bir noktaya vardı ki, daha Lozan’da azınlık tarifi yaparken Kürtler ile Türkleri aynı potaya koymuştu Lozan heyeti. Zira Türkler ve Kürtleri ‘anasırı İslamiyye’ olarak tanımlayan Atatürk’ün kendisi idi. “Anasır-ı İslamiyye” ile başlayan söylem, daha sonra adliye vekili Mahmut Esat Bozkurt’un: ‘bu ülkede Türk olmayanın bir tek hakkı vardır, o da Türk’e köle ve hizmetçi olma hakkıdır’ sözüne gelip dayandı? Bu uzun atlama nasıl yapıldı.  Bu kırılma başından itibaren saydığım şeyler üzerinden gerçekleşti. Ve tabii olarak arkasından da tenkil politikası geldi. Tenkil Arapça bir kelimedir, “ibret-i âlem bir ceza” demektir. Problem görülen tüm noktalar kaşındı. Orada yara yokken yara açıldı. Kanayan yara üzerinden de ibreti âlem bir ceza verildi. Nihayetinde 70lere gelindiğinde –Kürtler açısından- baktılar ki bu meseleyi böyle halledemeyecekler. Yani kimliği inkâr ettikçe, Kürt kimliği kendisini daha fazla dayatmaya başladı. Bu kez sistem politika değiştirdi. Yeni politika, Kürtleri laikleştirme politikasıydı. Ve örgüt kurduruldu. Örgütü içerden teslim aldılar. Ayrıca çok ilginçtir bugün DTP (PKK)nin kaleleri MSP döneminde MSP’nin kaleleriydi. Ne değişti? Daha ilginç bilgiler de var. 1974 Kıbrıs savaşı zamanında Diyarbakır’dan gönüllü olarak savaşa katılmak isteyenlerin sayısı İzmir’den katılmak isteyen kişi sayısından fazladır. Oradan buraya nasıl geldik? Aslında bunu sorgulamak lazım…

Bu hale gelmesini siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK kontrolden çıktı

Ben Kemalizm’in Apoizm’i rahminde döllediği kanaatindeyim. Yani Kemalizm aslında Apoizm’in ebeliğini yaptı. Sonunda bir frenkeştayn’a dönüştürdüler. Bunu doğururken bunun böyle olacağını beklemedikleri gibi böyle olmasını da istemezlerdi. Kürtleri laikleştiririz ve Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın dediği gibi, ‘bu ülkeye bir Kürt muhalefet gerekiyorsa onu da biz getiririz’ mantığı idi bu. Fakat PKK kontrolden çıktı ve başka ellere geçti. Bu sefer uluslararası aktörler, ABD ve AB gibi beynelmilel güçler devreye girdi. En sonunda Körfez Savaşından sonra Amerikan’ın sıkışması ile birlikte Türkiye’nin rol çalması gündeme geldi. Şöyle oldu: Türkiye’ye bir rol verdiler, Türkiye onların verdiği rolden de bir rol aldı. Fakat hükümet akıllı davranıp verdikleri ile yetinmedi, bir de rol çaldı. “Yeni Osmanlı” söylemlerine haklı çıkaracak mevzi bazı çıkışlar işte o “çalınan rolün” sonucuydu. Hükümetin hem aldığı hem de çaldığı rol üzerinden işte günümüzdeki açılım noktasına geldik…

Kürt sorunu olarak gündeme oturan ve sürecin çözümüne katkı yapması gereken Kürt aydınları ve milliyetçi unsurları, daha çok çözümsüzlüğe yönelik düşünce ve eylemlerde bulunuyorlar. İstisnalar elbette var. Fakat Müslümanların bu Kürt sorununda cesaretli şeyler söylemesi zamanı geldi geçiyor. Sizin çok öncelerden 1990lı yıllarda görüşlerinizi cesaretle dile getirdiğinizi biliyoruz. Bu son Kürt açılımı sürecini nasıl yorumluyorsunuz? Tabii ki bıraktığınız noktadan devamla…

Açılım Kemalizm’in enkazını temizlemektir

Aslında açılım, Kemalizm’in enkazını temizlemekten başka bir şey değildir. Bu işin Türkçesi budur. Açılıma Türk ve Kürt Ergenekonu direniyor. Demin özetlediğim süreçten 1970lerdeki kırılmayı esas alırsak eğer, aslında laikleştirdikleri Kürtlerle baş edemez oldular. Dolayısıyla çözümsüzlüğü savunanlar, çözümsüzlükten nemalananlardır. Onların içinde Kürtler de var, Türkler de var. Bir kısım Türklerle bir kısım Kürtlerin savaşı, giderek muvazaalı ve danışıklı bir dövüşe dönüşüyor. Birbirini savaşarak var ediyorlar. Savaşan Kürtler sayesinde Türkiye’de beyaz Türk egemenliği sürüyor. Beyaz Türkler geniş Müslüman yığınlar üzerindeki vesayet rejimlerinin devamını bu savaşta görüyorlar. Bu düşman kardeşler, birbirlerinin yağında kavrulup gidiyorlar. Olay bu açıdan oldukça karmaşık. Bakıyorum Ataistler kadar Apoistlerin de kafası karışık. Hatta sadece kafalar karışık değil duygular da karışık. Çünkü duyguları da kirlettiler. 

Arınmanın ve çözümün yolu nedir sizce?

İki halkın ruh kökü birdi. Bundan hiç kimsenin tereddüdü yok, halen de yok. Bu kökten kopanlar çözümsüzlüğe katkı sundular. Ruh kökünden kim koptuysa çözümsüzlüğe katkı sunanlar onlar oldu. Çözümsüzlüğe kim katkı sunduysa iki halkın tek olan ruh kökünden kopanlar da yine onlar oldu. 1992 yılında Mazlum Der’in Ankara’daki Kürt Forumu’nda ‘Kürt Sorununa İslami Çözüm’ diye bir tebliğ sundum. Ondan mahkûm da olduk. Orada söylediklerim bugün aynen gerçekleşti. Ve oradaki çözüm tekliflerimde bugünkü Açılım’ın hedefleriyle birebir örtüştüğünü görüyorum.

Tekliflerinizi bugün bize de özetler misiniz?

Orada hatırladığım kadarıyla şuna benzer teklifler yapmıştım:

1- İnkâr politikalarını terk edin!

2- Şiddeti dışlayın! Yani şiddetin kategorik olarak dışlanması gerekir. Hem devlet ve hem de örgüt şiddetinin dışlanması…

3- Dinin birleştiriciliğine sığının!

4- Yaraları sarın!

5- Özgürlüklerin önünü açın!

6- 1920 ruhuna geri dönün!

7- Her türlü zulme son verin!

Ben buna benzer şeyler teklif etmiştim. Dolayısıyla bugün de bakıyorum, acaba eklenecek ne var diye düşündüğümde ben şahsen başka bir şey göremiyorum.

Açılım meselesinde Diyanet devreye sokulmalıydı

Yani Açılım keşke Ergenekon temizliğinden sonra olsaydı daha iyi olurdu. Böylesine sağdan soldan yara almazdı. Bu sualinizde Müslüman bir âlim ve aydın olarak neler söylersiniz diyorsunuz ya; Açılım sürecinde DİB’nın (diyanetin) doğru kullanılmadığı kanaatindeyim.  Diyanet’i bugüne kadar darbeciler de dâhil herkes kullandı. Minberleri, mihrapları herkes kullandı. Fakat en ihtiyaç duyulduğu bu günkü günde, İslam’ın birleştirici söylemine sarılınmadı.  Birlik, beraberlik, vahdet, bu gün savunulması gerekir. Bunun savunulacağı en iyi yer camilerdir, mihraplardır, minberlerdir. Ve bu birlik ve vahdet en güzel imamların, müftülerin, vaizlerin ve âlimlerin ağzına yakışır. Ama görüyorum ki Diyanet adeta yok, yani bu süreçte herhangi bir vazife üstlenmiş değil.

Müslüman aydın ve âlimlerin kafası karışık

Müslüman âlimler ve aydınlar arasında da kafası karışık olanlar var. Ben onu görüyorum. Hatta sıradan bir karışıklık değil ciddi bir karışıklık bu. Yani bu taktik ve stratejik bir karışıklık değil, çok temel bir karışıklık. Bu bana Özal’a bakıştaki yamukluğu hatırlatıyor.  Özal döneminde de kimi İslamcılarımız, hatta İslamcı üstatlar, İslamcı ağabeylerden bazıları şimdi hatırlıyorum, acayip bir muhalefet yürüttüler.  Peki, dönüp baktığımızda ne oldu? Onlar mı haklı çıktı, yoksa gerçekten Özal mı haklı çıktı? Özal’ın attığı o temeller olmasaydı bu gün bu bağırsak temizliği nasıl yapılabilirdi? Baksanıza çanak çömlek patladı. Meğer koca memleketin altını fosseptik çukuruna çevirmişler. Çukuru açınca milletin burnunun direğini kıracak kokular çıktı ve daha çıkacak olanlar da geride…

Genelde İslamcıların, özelde İslamcı aydın ve ağabeylerin problemi ne?

Müslümanların siyasi basiret zaafı var

Maalesef elini ve kalbini taşın altına koymayan bazı İslamcılarımız dışarıdan gazel okumayı daha çok seviyorlar. Ve bu noktada ben siyasi basiretsizlik görüyorum. Ciddi bir siyasi basiret zaafı var. Olayı ait olduğu bütün içinde okuma körlüğü yaşanıyor. Geçmişte yaşananlardan ibret alınmamışa benziyor. Bir perspektif ve kıraat zafiyeti var. Hasan el Basri’ye Hazreti Hüseyin’in katillerinden biri gelir ve der ki ‘üstat pire kanının hükmü nedir?’ Aslında bu sorunun maksadı gündem saptırmaktır. Zira soruyu soran adam Hz. Hüseyin’in katillerindendir. Hasan Basri bu zavallıya şu tarihi cevabı verir: “Hüseyin’in kanı ellerine bulaştığı halde sen bana pire kanının hükmünü mü soruyorsun?” Biz, Müslüman âlim, önder ve aydınlarda bu basireti görmek istiyoruz. Siyasi basiret görmek istiyoruz. Çok ilginçtir, özür dileyerek söylüyorum,1960 darbecileri memleketin namusunu paymal ettiler. Fakat o dönemde İstanbul müftülüğü yapan –ismini vermeyeyim- bir âlimimizden 1960 darbecileri Adnan Menderes için sevgilisi var diye recm (taşlama) fetvası alıyorlar. Daha sonra bu hocamız darbeciler eliyle Diyanet İşleri Başkanlığına getirildi. Şu garabete bakar mısınız? Recmedilmesi gerekenler Adnan Menderes için zamanın âliminden recim fetvası alıyorlar. Bu siyasi basiretsizliktir. Bu basiretsizliğin benzerini ben günümüzde de görüyorum. Onun için herkes basiretle hareket etmeli. Bir ilkemiz vardır: Hepsi elde edilemeyen şeyin hepsi terk edilmez. Siyaset kumar değildir. Ya hep ya hiç olmaz. Siyaset mümkün olanı yapma sanatıdır. Siyaset akide gibi siyah ve beyaz değildir. Grinin tonları üzerinde oynanan bir oyundur ve memleketin rengi biraz daha ağaracaksa, duamız ve desteğimiz orada olmalıdır. Bu söylediklerimle eyyamcılığı ve Makyavelizmi karıştırmamak lazımdır.

Hesabi değil hasbi olmak lazımdır

Ak Parti ve kurmayları bu açılımı Türkiye’nin büyümesi açısında elzem görüyor. Müslüman aydınların ise bu noktada liberal tezlere mahkûm bir görüntü vermesi söz konusu, siz bu noktada neler söylemek istersiniz?

Öncelikle şunu söylemeliyim, siyaset basirettir. Müslüman meseleye basiretle bakmalı. Herkesin bir hesabı olduğunu görüyorum. Hangi anlamda? Net bir tavır koymayan, karışık davranan birçoklarına bakıyorum içerden bir hesabı var. İktidardan beklentisi var. Veya ne bileyim şahsi husumeti var. Karnının şişi var vs. vs. Bu bana sağlıklı gelmiyor. Öncelikli olarak hasbi olmak lazım. Çözüm konusunda bir şey söyleyecekse ve Allah’ın sözüne tesir vermesini istiyorsa kişi önce hasbi olmalıdır.  Ve bu konuda bir şey söylerken bir Müslüman, ibadet vecdi içinde söylemelidir. ‘Emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker’ çerçevesinde söylemelidir. Marufu emretmek, ortak aklın doğru dediği, şer’i şerifin doğru dediği şeyse, hiç kimseden korkmadan, kınayıcının kınamasından korkmadan bunu söylemeliyiz. Eğer ortada bir münker varsa; onu yapan kim olursa olsun, -ister babamız, ister kardeşimiz olsun- bizim vazifemiz onu nehiy etmek olmalıdır. Bunlar ibadettir. Bu olayda bakıyorum nefisler konuşuyor, bizim mahallede de nefisler konuşuyor. Çeşitli hamuleler var, çeşitli arka planlar var. Bazılarının sözü yüreklerinden çıkmıyor sanki, karınlarından çıkıyor. Sonra da sözlerinin duyulmadığından ve sözlerinin tutulmadığından şikâyet ediyorlar. Konuştukları yer nefisleri olunca buna şikâyetleri de olamaz. Bu yüzden de, Allah o söze tesirini halk etmiyor.

Bir can daha ölmesin diye bu açılım projesi desteklenmeli

Bir masum daha ölmesin, bir anne daha ağlamasın, bir hukuk daha çiğnenmesin diye bu proje desteklenir. Şu şunun için yapıyor, bu bunun için yapıyor, şurasında şu eksiklik var, burasında bu yamukluk var… Doğru, hepsi doğru! Ararsan bir çok kusur bulursun. Ben de görüyorum.  Ama buna takılmanın faydası nedir? Bu, hak ve hayır için duamıza engel olmalı mıdır? Böyle bir proje bir fırsat olarak bu milletin önüne gelmişken biz Tanzimat’tan bu tarafa birikmiş sorunları bu projenin sırtından mı halledeceğiz? Bu insafla bağdaşır mı? Bu vicdanla bağdaşır mı? 86 yılın önümüze yığdığı sorunları, biz bu proje üzerinden mi halledeceğiz? Tüm varlığıyla canhıraş çaba gösteren bir avuç insan üzerinden ve kısa bir zaman diliminde mi halledeceğiz? Bu sorunlar halledilmiyor diye bu insanlara kızmaya hakkımız var mı? Aylardır silahlar susmuştu. Memleket rahat yüzü görüyordu. Şiddet döngüsü kırılıyordu. Şeytan’a lanet yerine insana rahmet dilemek yok mu?

Güvenlik eksenli politikalara geri dönüş aleyhimizedir

Son çıkışın en önemli boyutu şudur: Türkiye güvenlik eksenli politikadan çıkıp siyaset eksenli politikaya dönmesi… Bu en önemlisi, çünkü bu ülkenin güvenlik eksenli politikasından zarar gören biz Müslümanlarız. Bu memlekette benim ibadetim bile onların güvenliğine takılıyor. Bacımın başörtüsü onların güvenliğine takılıyor. Çünkü canı sıkıldığında, suyun gözünden içen kurdun aşağıdan sulanan kuzuya dediği gibi ‘suyumu bulandırdın’ der. Nitekim biz bu belayı geçmişte yaşadık. Dolayısıyla açılımın en büyük karı, bu ülkenin güvenlik eksenli politikadan vazgeçip siyasi eksenli politikaya geçmesiydi. Bu sebeplerle ben açılımın desteklenmesi hayır olur diyorum.

Reşadiye baskını bir provokasyondur

Tokat Reşadiye’de hain bir pusuda yedi asker katledildi. Üç gün gecikmeyle PKK olayı üstlendi. Bu olay açılımı nasıl etkiler?

Ben Reşadiye’deki pusunun bir provokasyon olduğuna kesin inanıyorum. O pusuda tetiği çeken ele bakmak bizi yanıltır. Akıllı olan kuklalara değil kuklacıya bakar. Hiçbir şey göründüğü gibi değil. Tetiği çeken ellerin bulunması hiçbir şey ifade etmiyor, o ellerin sahibinin ipini tutan ellerin bulunması gerektiğini düşünüyorum. Yoksa bu ülkede taşeron bulmak veya tetikçi bulmak hiç de zor değil. Tıpkı 33 er olayında olduğu gibi. Reşadiye’deki olay karanlık ve puslu bir olaydır.

Askeri vesayetin mazereti terördür

Eğer siz terör mazeretini aradan çekerseniz askeri vesayet rejimi son bulacaktır. O zaman “Terörden kimler nemalanıyor?” sualimin cevabı kendiliğinden çıkıyor. Açılım; Anayasa Mahkemesi ile örgütün çapraz atışına maruz kaldı. Gerçekten DTP’nin kapatılma kararı Açılıma sıkılmış bir kurşun oldu. Onun için Ergenekon PKK’yı koruyor. Bakıyorsunuz mahkeme kararlarında uyumlu siyaset yapanlara siyasi yasak gelirken aşırı söylemlere sahip olanların önü açılıyor. Aslında kapatma kararı PKK’nın önünü açma kararıdır desek yeridir. Bu tip olaylara pirim vermeksizin daha da olabileceği hesaba katılarak açılım ısrarla devam ettirilmelidir.

Bu bir kurtuluş savaşıdır

Çünkü bu bir kurtuluş savaşıdır. Bu ikinci kurtuluş savaşı değildir maalesef! Bu ilk kurtuluş savaşıdır. Eğer bu ülke gerçek bir kurtuluş yaşayacaksa, Tanzimat’tan bu yana bağırsaklarını ilk defa bu kadar temizleme cehdi göstermesi sayesinde olacaktır. Bunu başardık, başardık, eğer başaramazsak bugüne kadar elde ettiğimiz kazanımlarımızın tümü gider diye bir endişem var…

Böyle bir tehlike de var. DTP’nin kapatılması ve genel olarak parti kapatmaları üzerine neler söylemek istersiniz? Ak Parti yeterince tepki gösterdi mi?

DTP kapatılmadı, PKK açıldı

DTP kapatılmadı, PKK açıldı demiştim. Siyasete getirilen her yasak aslında şiddete getirilen teşvik pirimidir. Bu ülkede siyaset alanının genişlemesi milletin alanının genişlemesidir, siyaset alanının daralması ise milletin alanının daralmasıdır. Bunun bir formül gibi ezberlenmesi lazımdır. Onun içinde bu memlekette Müslümanlar her ne yapıyorlar ise yapsınlar, siyaset alanının genişlemesi için çalışmalıdırlar. Siyaset alanını genişleten her projeye destek vermelidirler. Siyaset alanını daraltan her girişimi reddetmelidirler. DTP’nin kapatılması, siyaset alanını genişletir mi daraltır mı? Elbette ki daraltır. Partiyi kapatarak bir kitleyi daha siyaset dışına taşımış olursunuz. Kaldı ki kapatıldı da ne oldu? Bir levha indi öbür levha takıldı. Yani biraz da komedi oluyor. Bunun böyle olacağını en ücra köşedeki kişi biliyor da, bu kararı verenler bilmiyor mu? Peki, o zaman bu noktada kapatma kararının şiddetin önünü dolaylı olarak açmak olduğunu düşünürsek, yanlış mı düşünmüş oluruz? Ak Partinin burada yeterince tepki göstermediğine katılmıyorum.

Ak Partinin içindeki bazı unsurlar Ak Partiyi de kapatmak isterler

Ak Parti içinde bazı unsurlar var. Onlar hep vardı. Onlar sadece direnmiyorlar, belki de Ak Partinin kapatılmasına da çalışıyorlar. Yani ben Truva atlarının her yerde olduğunu düşünüyorum. Ak Partinin kapatılmasına parti içinden sessiz kalanların, DTP’nin kapatılmasına ses vermesini nasıl beklersiniz? Bu noktada ben Başbakanın ve Ak Parti kurmaylarının ilkesel olarak doğru bir duruş sergilediklerini görüyorum. Kaldı ki Ak Partinin kapatılması davasında DTP’nin verdiği tepkiyi de hatırlıyoruz. Onların verdiği tepki Ak Partinin bu davada verdiği tepkiye göre çok daha komikti ve utanç vericiydi. Oysa kendileri üzerinde sallanan bir demokles kılıcıydı Ak Parti kapatma davası.

Müslüman cemaatler arasındaki irtibatsızlık ve yön birliğinin olmamasını, hatta zaman zaman çatışmalarını ve bunun giderilme yolları hakkında ne düşünüyorsunuz? Ayrıca Müslümanların bir temsiliyet sorunu olduğu da tartışılmazdır…

Bugün ümmet olarak yaşadığımız parçalanma çok vahimdir

Bu bir soru olsaydı cevaplardım. Bu bir sorun, sorunlar ise cevaplanarak çözümlenemiyor maalesef. Hakikaten bu gün ümmet olarak yaşadığımız parçalanma ve bölünme tarihte belki de hiç olmadığı kadar vahim sonuçlar üretiyor. Bugün Müslümanların en büyük problemi nedir diye sorsanız, “tefrikadır” derim. Bugün Müslümanlara yapılacak en büyük ikram nedir diye sorsanız, “vahdettir” derim. Ümmeti tefrikadan kurtaracak ve onları vahdete iletecek her türlü çaba ve gayretin gözleri, elleri ve ayakları öpülmelidir derim. Eğer vahdet yoksa temsil problemi kendiliğinden doğar. Çünkü mahşerin dört atlısı gibi herkes hakikatin elindeki parçası ile övünmeye başlar. Kur’an’ın ifadesi ile ‘Kullu hizbin bi-ma ledeyhim ferihun’ (her hizip kendi elindeki ile övünmeye başlar). Ve hakikatin bütününü temsil ettiğini düşünür. Çünkü hakikate ait olmak yerine hakikate sahip olmaya kalkar.

Hakikat mülkiyet değildir

Hakikat mülkiyet değildir. Hakikat kimsenin mülkiyetine geçmez ki. Hakikate sahip olmaya çalıştığınız da sahip olduğunuz yerden hakikati böler, parçalar ve kırarsınız. Ama hakikate ait olmaya çalıştığınızda bir bütüne ait olduğunuzun şuuruna varırsınız. Bir bütüne ait olduğunuzun şuuruna vardığınızda işte o zaman vahdet şuuru gerçekleşir, ümmet şuuru gerçekleşir ve fedakârlık yapabilirsiniz. O zaman sizin gibi düşünmeyenlere tahammül  göstermekten öte zenginlik olarak bakabilirsiniz. O zaman kardeşlerinizin farklılıklarını, bizim bahçenin farklı çiçekleri ve kokuları diye görürsünüz. Ama öbür türlüsü kapalı havza toplumları üretir. İçine kapanır, kendisini kutsar başkasını yok sayar. En kötüsü de budur ve aslında bu bir iç cinayettir. İçinde cinayet işlemeyen adam eliyle cinayet işleyemez. Yüreğiyle önce cinayeti işler sonra onu eline bulaştırır. Dolayısıyla yüreğindeki harita parçalanmadan dışarıdaki harita parçalanmaz. Tersi de geçerlidir. İçimizdeki haritayı bütünleştirmeden dışımızdaki haritayı bütünleştiremeyiz.

Şu an tefsir yazılıyor

Tefsir tadında bir gerekçeli meal hazırladınız. Meal hakkında gelen tepkiler var mıdır? Bunun bir tefsire dönüşmesini bekleyebilir miyiz? Ayrıca günümüz meal çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Abdulaziz Bey kardeşim, bu müstakil bir söyleşinin konusu olacak çapta bir şey. Ama şunu söyleyeyim ki meal-i şerif yayınlandıktan sonra beklediğimin üstünde bir geri dönüş oldu. Elhamdülillah, 16 yıllık brüt, 11 yıllık net çalışmanın yorgunluğunu bu sayede unuttum. Meal-i şerifin ulaştığı insanlarda yaptığı etkiyi gördüm ya, Rabbimden daha ne isteyebilirim ki. Tabi bu arada tepkiler de aldım. Olumlu tepkiler ve eleştiriler aldım. Beni zenginleştiren, beni artıran, bana katkısı olan eleştirilerdi. O eleştirileri öptüm, başımın üstüne koydum ve meal-i şerifte ilgili yerlere yerleştirdim. Fakat bunun yanında eleştiri değil karalamalar, saldırılar, saygısızlıklar ve kadirbilmezlikler gördüm. Arkasında karanlık kampanyalar da gördüm. O zaten beklediğim bir şeydi. Onun için o hiç garip gelmedi. Ben sadece “Yarabbi hayırlı işlerimizde sen bizi muvaffak et, eğer kusurumuz, hatamız, eksiğimiz varsa ki mutlaka vardır, onları da sen affet ve bize izale etme imkanı bahşet!” diye dua ettim. Meal-i şerifi elbette ki böyle bırakmayacağız. Zaten meal küçük bir tefsirdir. Onun bir de büyük tefsiri olacak, yazılıyor. İnşallah dua buyurun! Rabbim onu tamamlayabilecek kadar bir ömür bağışlasın. Özetle: O tefsir yazılıyor şu anda…

Çok teşekkür ederiz hocam, Allah razı olsun!

Calculate Difference between current and previous rows…..CTE and Row_Number() rocks!

Bir tablonun satırlarının cursor yada while kullanılmadan karşılaştırılması

–—Declare a test Table variable for our sample

Declare @m_TestTable table

(

DateRecorded datetime,

PointValue int

)

–—Insert sample data

Insert
into @m_TestTable Values
(dateadd(day,1,GetDate()),150)

Insert
into @m_TestTable Values
(dateadd(day,2,GetDate()),350)

Insert
into @m_TestTable Values
(dateadd(day,3,GetDate()),500)

Insert
into @m_TestTable Values
(dateadd(day,4,GetDate()),100)

Insert
into @m_TestTable Values
(dateadd(day,5,GetDate()),150)

–—Create CTE

With tblDifference as

(

Select Row_Number()
OVER
(Order
by DateRecorded)
as RowNumber,

DateRecorded,

PointValue

from @m_TestTable

)

–—Actual Query

Select
convert(varchar, Cur.DateRecorded,103)
as CurrentDay,

convert(varchar, Prv.DateRecorded,103)
as PreviousDay,

Cur.PointValue as CurrentValue,

Prv.PointValue as PreviousValue,

Cur.PointValue-Prv.PointValue as
Difference

from tblDifference Cur

Left
Outer
Join tblDifference Prv On Cur.RowNumber = Prv.RowNumber+1

Order
by Cur.DateRecorded

Alinti

Âdemin Gel-Git leri

arayisAslında deyip başlıyordum cümlelerime. Sanki anlammışçasına gerçeğini hayatın. Bir yanılgı daha çiziktiriyordum çarpık cümlelerimin çöplüğüne. Ben biliyordum aslında kimsenin bilmediklerini hissi vardı beni ayaklandıran, ayaklarıma bağ olan. Normalleşememenin sancısını çekiyordum içten içe. Hep büyük hedefler koyarak normal olayları anlayamaz hale gelmiştim yıllarca. Bakkaldan ekmek almayı, yürüyebilmeyi, konuşabilmeyi tanımlayamamıştım anlağımda.

Artık sıradan olmam gerektiğine inanmaya başlamıştım. Artık bir evim olmayabilirdi mesela, ömrüm boyunca kirada kalabilirdim. Yüksek gelirli bir işim ve saygın bir eşim de olmayabilirdi. Ve bunları kabullendikçe rahatladığımı hissediyordum. Bu dayanılmaz rahatlık beni kendine çekiyordu.

Birden sokağın köşesinde bir mendil satıcısı beliriyor ve beni bu fikirlerden uzaklaştırıp aslında bu yaşanılası bir hayat değil diyordum. Ve yine aslında diyordum. evet evet, böyle olmamalıydı. İnsan mükerrem bir varlıktı zaten, müslümanın zenginde olması gerekiyordu. Ümmetin çektiği sıkıntı yeterdi.

Sonra acaba dedim, insanın kendisini en ulvi hislerde zannettiği zamanda en süfli bir hissin girdabında mıydı. Etrafını saran ve boşluklarını dolduran anlık varlık kaygısımıydı acaba. Bir anda sizin şefkatinizi okşayan bir mendilci ve ona gösterdiğiniz şefkatle kendinizin ne kadar hayırlı, merhametkar olduğunuzu düşünmeye başlamanız. Ve bu duygu ile şaha kalkan benliğiniz. Kendinizin üstün olduğunu kabul etmiştiniz o mendil satmak için duran adamdan. Oysa başka maksattaydınız ve bu böyle olmamalıydı. insaniyet adına acımıştınız derdini paylaşmak istemiştiniz, haliyle hemhal olmaktı niyetiniz. İman la küfür arasındaki çizgi ne kadar ince, İmanla küfür birbirinden ne kadar uzaktı.

Nereden başlamıştım da bu iki durum netice vermişti diyerekten bilgilerimin üstünden geçiyordum. Aynı şeylerin üzerinde defalarca geçe geçe, en son geldiğim noktada şu cümle beliriyor kafamda. Her şey olsa olsa üç ila beş saniye hava atmak, birilerine artistik yapmak ya da kendisi hayalen yakıştırdığı Kaf dağına çıkartmak telaşından ibaret olsa gerekti. Özünde varlık âleminde karşılık bulmayan bu hisler için feda ettiğimiz şeyler geliyordu sonra aklıma. Sıralamaya koyulsam bayağı bir şey sayabilirdim alsında. Anlamıştım ki bu his beni hiç bir zaman yalnız bırakmamış. Yaptığım bütün fiillerde yanımda olmuş.

“İnsanlar, ‘İnandık’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler.” (Ankebut-2)

ayetiydi durumu biraz daha açıklayan aslında ve hakiki insan olmanın zorluğuna işaret ediyordu.

Adamsızlık ve Adam – alper selcuk

www.cemaat.com

Adamsızlık kavuruyor Dünya’nın ufuklarını. Üstü ve altıyla çöl kıvrımlarına açılıyor, her bir yol her gece ve gündüz. Çöl kasırgaları, fırtınalarla yer değişiyor insanlığın kalburun üstünde ve altında kalan adamlarının karınlarında. Adamsızlık acıtıyor bağırsaklarını tarihin.

***

Özü sözünden ayrı iblislerden müteşekkildir iş bu nedâmet. Nedâmet ki; zülfü yok asaleti yok. Birer çapulcu çöreklenmiş seslerin tümünün üstüne. Tilâvetler yetim, Ezanlar yetim, ölüler yetim, diriler yetim. Nâdim, şirpence’den muzdarip; ruhuna sinmiş, zihnine sinmiş örümceklerle perişan. Ne tövbe edebilir ne de güç bela diline dizdiği tövbesinde itidal üzre olabilir. Çöl tilkisi ürkekliğinde fırdöner gözbebekleri.

***

Adamsızlık çürütür dinlerin tümseklerini. Kahkahalar sıyrılır gecelerin karanlığından; her bir mahdum diz çöker öfke tabakalarından sıyrılıp gelen babaların önünde; adamsızlık kurutur her bir yeni neslin damarlarını. Babalar; hocalar, şeyhler, kerbelâlar. Yağlı urganlara sürülür boyunları, alnında adamın izinden iz taşıyanların. Bir taburede eskitir onları hocalar. Eğilmiş boyunları bin bir teslimiyet içindeyken enselerinden ruhlarının özsuyunu alır şeyhler. Her bir kerbelâ, aydınlık her gününü haram eder kuşağını aklına dolamamış Peygamber izcilerinin.

***

Ansızın çökmez adamsızlık. Sinsice ilerler, kitapların döş dokuyan kalın kaypaklığında. Genç ve diri düşüncelerin böğrüne saplanmış koca kibir sahiplerinin ucu sivri metal mızrakları, her bir kıpırdanışlarında canhıraş feryatların güftesini yazarlar. Kalem ayrıktır gerçeğin iziyle. Harfler murdar. Harfleri dizenlerin elleri kesik, zihinleri iğdiş edilmiş. Kifayetsiz muhterisler kısır kelimelerden üreyen cümleleri cehennem odunu gibi taşırlar kitapların, dergilerin o yalınkat hain karton kapakları arasına. O ki; sözcüklerden oluşmuş o cehennem odunları alevlerin ışığında yok olurken bile, adamsızlığın enine, boyuna, derinliğine çentik atarlar.

***

Dosdoğru yol üzere iken çevrilir bakışları gençlerin. Sürmelerler gencecik erkekleri, sunaklara yatırılacak kurbanlık koyunlar gibi. Tazecik kızların ömrü törpülenir yüksek ideallerin karanlıklarında. Aldatılır, kullanılır ve sürmeli erkekler için bir kenarda tutulurlar kahpece. Kurbanlık halleriyle sürmeli erkekler, katledilmiş ruhlarıyla gencecik kızların önüne atılırlar. Çiftleşir adamsızlık; adamlar daha doğmadan katledilirler.

***

Kabuklar kalınlaştığında, Kur’an uzaklaştırıldığında, kızanlar kısırlaştığında Firavun’a gerek bırakmaz adamsızlık. Katledilecek erkek çocuk bırakılmamıştır. Ak süt verecek genç kızların, aşka sunulmuş kirli ruhları sütanneler aratmaktadır çöllerin yakan, kavuran, öldüren yokluğunda. Ama dîl bilen değil, ama saf duran değil, ama sadâkat pişiren değil. Sabrı, kışkırtan dudaklarında alevler taşıyan kadından ve gözleriyle kıyametler koparan erkekten bekletir adamsızlık.

***

Zincirlerle birbirine bağlanan o kopuk, o berduş kafaların sûni ışıldaklarla aydınlattıkları her erdem kırıntısı, zifiri karanlığa götüren birer rehber gibi dolanır sözlerle kulaklara. Gözler, kulaklar ve kalpler Hak’tan caydırılmıştır. Dünyevî pâyelerle canlar eskimiş; küfürlerle çatlayan ar damarı, adamları kaçırtmış; sıfırdan aşağı eşiklerden geçirilmiştir insanın şerefi. Köşe bucak kalkık bakışlı parende severlerle doldurulmuş; kıt akıllılar, adamlık pazubendiyle küçük birer şahlık peydahlamışlardır karanlığın kuytuluklarında.

***

Mısır’ın, İyonya’nın, Roma’nın, Hind’in, Çin’in ve karanlığın babalarının ellerinden kana kana içip gelmiş o ruhu paramparça adamların, utanmadan, arlanmadan çıkıp kulelerden anlattığı adamlıktan medet umanlar; o adamlığı esas sanan tüm baldırı çıplaklara bir ses verip onların cırtlak sesleriyle adamsızlığı parlatanlar, ah! İblis’in köleleri, siz dosdoğru yol üzerine oturmuş sizi saptıracak olana muhtaç bile değilsiniz.

***

Hışırdayan ipeklilerle sarmalanmıştır hikmet dedikleri garâbetin elleri. Atlas kaftanlarla ağırlanmaktadır, köşelerin, ağaefendilerin konukları. Ulvî temâşâ fikriyle fikirleri târumâr ederler zengibar hırsızları. Sadakat fısıldarlar nefse, mihrâbda kıyâma durmuşken gecelerin kurtları. O vakit kubbeler ağlar karanlığın kölelerine. Her bir nimetin en yüce tatlarıyla hem dem olurken işte büyür adamsızlık.

***

Hâl bu hâl üzre iken, bir köşede namaz kılar adam. Harfleriyle dizer tesbihâtını, şakır şakır yağan rahmet yağmurlarında göklerin müjdesini alırken. O adam ki; yoktur.

Laikliğin cehaleti – Etyen Mahçupyan – ZAMAN

Cehalet daha bilgisiz olduğumuz zamanlarda ‘bilgisizlik’ anlamına gelmezdi. Hayatın anlamını kavramamış olmayı ima ederdi. Derken modern zamanlarla tanıştık ve bilginin enformasyon anlamında kullanılmasına paralel olarak, ‘cehalet’ kavramı da yüzeyselleşti.

Artık modern hayatın inceliklerini bilemeyenlere, o hayatın adabına uygun görülmeyenlere ‘cahil’ denmeye başlandı. Nitekim modern devletler de esas olarak bu cehalet türünü ortadan kaldırmayı, diğer bir deyişle cahilleri eğiterek ehlileştirmeyi hedeflediler. Zaten eğitimli olanlar ise bir anda kendilerini ‘cahil olmayanlar’ olarak algıladılar. Onlar nasıl oturulup kalkılacağını, nasıl konuşulacağını, nasıl giyinileceğini bilenlerdi. Hayatın anlamını bilmek ise tedavülden neredeyse kalkmıştı ki magazin imdada yetişti. Ne de olsa hayatın anlamını bilmemeyi kabullenmek zordu… Ama en derin felsefi konuların bile magazinleştirilerek metalaştırılması modern dünyanın iyi becerdiği konulardan biriydi. Böylece aslında sadece modernliğe uyum sağlamayı öğrenmiş olan, ama onun derinine giden hiçbir alanda gerçek bir düşünmüşlüğü olmayan bir kitle doğdu.

Her modern devlet bu kitleye muhtaçtı ve o ülkenin kendine has koşullarından hareketle de onu üretti. Türkiye’de bu kitlenin üretim kanalı laiklik oldu… Laikliğin cehaletten kurtulma olarak sunulması zaten işin doğasında vardı. Çünkü bu kavram ilk ortaya çıktığında özgür düşünceyi, zihnin hurafelerden temizlenmesini ifade etmekteydi. O yüzyıllarda hurafeler ise esas olarak dinseldi ve dolayısıyla laiklik kurumsal dinle çatışmayı, felsefi düzlemde ise dinsel dogmaların çürütülmesini gerektirdi. Böylece insanın onu kuşatan sahte bilgilerden kurtulduğu varsayıldı, ki o dönemi veri aldığımızda çok da haksız bir değerlendirme değildi.

Ne var ki cehaletten kurtulma anlamında alınacak ise, laikliğin zihni baskı altına alan, onu kalıplaştıran her türlü dogmadan kurtulma şeklinde anlaşılması gerekmekteydi. Bu anlayış Avrupa’nın batı yakasındaki ülkelerde daha fazla revaç gördü. Aydınlanma geleneğini relativizm üzerinden okuyan bu kültürlerde, bireyin her türlü ideolojik öğretiye mesafe alması özgürlüğün önkoşulu olarak algılandı ve modern devletler de eğitim faaliyetlerini bu hassasiyeti dikkate alarak kotardılar. Buna karşılık modernliğe sonradan ve bir devlet politikası olarak intisap eden Türkiye benzeri ülkelerde, devlet doğrunun ne olduğunu da bildiğine hükmetti. İşin ilginç yanı bu bakışın da Aydınlanma geleneğinde kökleri vardı ve bu sayede bu tür ülkeler ‘modern’ olma halini ihlal etmediler. Doğruyu bilmenin meşruiyeti ise devletin ‘zihin berraklığında’ arandı ve laikliğin bunu sağladığına inanıldı.

LAİK KESİM KENDİSİNİ CAHİL BIRAKANLARI SORGULAMALI

Böylece laiklik bireyin zihninden devletin zihnine doğru bir kayma yaşadı. Bireylerin artık kendi cehaletleriyle uğraşmaları gerekmiyordu, bilgi devlet tarafından sunulmaktaydı ve yapılacak şey söz konusu bilginin edinilip sahiplenilmesiydi. Devletin zihinsel tutumu doğal olarak bir resmi öğretiye dönüştürüldü ve örneğin Türkiye’de Kemalizm adı altında bir rehber ideoloji olarak kalıplaştırıldı. Bu ideolojinin karşısında ise Osmanlı döneminin mirası olarak dinsel bir hayat ve varlık anlamlandırması bulunmaktaydı. Üstelik geçmişte din hukuk yoluyla toplumsal düzenlemenin de temelini oluşturmuş, hatta siyasetin kanallarını ve normlarını etkilemişti. Bunun anlamı dinin etkili olduğu bir Türkiye’de siyaset erbabının da toplumsal damarlardan üreyeceğiydi. Oysa Cumhuriyet bir aydın iradesi ile kurulmuş, kadrolar çoğunlukla Anadolu dışında yetişmiş devlet memurlarından oluşmuştu. Dolayısıyla Türkiye’de laiklik sadece bireylerin devleti kerteriz alarak vatandaş haline getirilmesini değil, aynı zamanda devletin kimin elinde olacağını da belirledi.

Bilimsellik kisvesi altında toplumun karşısına çıkarılan laiklik sayesinde, toplumun kendisi bir anda siyasetin dışına itildi. Çünkü toplum cahildi… Doğruları bilmiyordu… Doğruları bilmeyen bir toplumun siyasetinden bir hayır çıkmayacağı aşikârdı. Siyaset laik kesimin uhdesinde kalacak ve toplum da laikleştikçe siyasete dahil olacaktı. Bunun son derece teşvik edici bir politika olduğu su götürmez. Nitekim yoğun bir laikleşme arzusu yarattı. Laik olmanın yarattığı imtiyazları paylaşma, dar yönetim kadrosunun parçası olma herhalde bir çekiciliğe sahipti. Ama Türkiye’deki laikliği açıklamak için bunlar yetmez… Burada laiklik gerçekten de bir üstünlük, bir ‘adam olma’ önkoşulu olarak görüldü. Ne var ki benimsenen otoriter zihniyet içinde şekillenmiş bir laiklikti. Yani doğruları söyleyen, düşünmeyi değil, ‘yanlışı’ reddetmeyi ima eden bir laiklik. Mesele düşünme olmadan yanlışın nasıl tespit edileceğiydi, ama o noktada da devlet imdada yetişiyordu. Devlet ‘şeriat’ ve ‘irtica’ kavramlarını sıcak tutarak ve içlerini doldurarak, hem laik kesimin uzak durması gereken bir toplum zeminine işaret ediyor, hem de bu sayede laik kesimi yeniden üretiyordu. Çünkü laik olmak, modern olmak kadar cahil olmamayı da ifade etmekte; birincisi kendi cemaatini tanımlarken, ikincisi ‘ötekine’ mesafe almayı salık vermekteydi.

Sonuçta cehaleti yok etmek misyonuna sahip olan laiklik Türkiye’de iki önemli bilgisizlik hali yaratmış oldu. Birincisi hayatın yüzeyselleşmesi, düşünme yeteneğinin güdükleşmesi, anlama çabasının anlamsız kılınmasıdır. İkincisi ise birlikte yaşamakta olunan, aynı toplumun parçası olan insanları tanımama, bilmeme ve onlara yabancılaşmadır. Vurgulamak gerek ki buradaki sorun laiklikten kaynaklanmıyor… Laikliğin otoriter zihniyet eliyle güdükleştirilmesinden kaynaklanıyor. Hurafelerden arınmış bir zihin yaratmak üzere yola çıkıp, bunun bazı yeni dogmalara esir düşerek becerilebileceğinin sanılmasından kaynaklanıyor.

Söz konusu bilgisizlik hali, gerçeklikle yüzleşmek zorunda kalınmadığı sürece pek de rahatsız edici olmuyor. Hatta çoğu insan durumun farkına bile varmıyor… Ancak bazen gerçeklik göz ardı edilemeyecek şekilde kendisini ortaya koyuyor ve onunla baş edilememesi havsalaya sığmayan bir yenilgi olarak yaşanıyor. AKP iktidarlarının süreklilik arz etme ihtimali ve daha da ‘korkuncu’ bu iktidarların AB yanlısı ve reformist nitelikli olmaları, laik kesimde bu tür bir yenilgi duygusu yaratmış durumda. Bu onlara verilen öğretinin ışığında ‘imkansız’ bir durum…

Her şeyden önce bu bir yenilgi, çünkü Türkiye’de laik olmayanlar, yani ‘cahiller’ çoğunlukta ve demokrasi var oldukça onların iktidarını engellemek olanaksız. Bu durum demokrasinin askıya alınmasına destek vermeyi teşvik ediyor. Çünkü Cumhuriyet’in ‘doğası’ zaten bu… Laiklik sayesinde toplumun büyük kısmını siyaset dışı kılmış bir tek parti anlayışından söz ediyoruz. O halde bugün de laikliğin aynı şekilde inanç hassasiyetine sahip kişileri siyaset dışına itmesinden daha doğal ne olabilir? Dolayısıyla laik kesim için demokrasi hiçbir zaman bir ilkesel değer taşımadı ve bugün de taşımıyor. Darbe eğer laiklik adına ise doğru bir ‘siyaset’ olarak gözüküyor. Böylece niçin laik kesimde bunca insanın açıkça veya zımnen Ergenekon’cu olduğunu anlıyoruz. Aynı zamanda Ergenekon’culuğun Cumhuriyet’e ters değil, aksine bu tür bir cumhuriyet anlayışına fazlasıyla oturduğunu da idrak ediyoruz.

Ancak laik kesimi asıl çaresiz bırakan dindarların önlenemez yükselişi değil, o dindarların yaptıklarıdır. Çünkü ‘laik kimlik’ açısından, kuramsal olarak bu dindarların böyle davranmaları, AB vatandaşlığını istemeleri, Kürt meselesini çözmeye, Ermenistan sınırını açmaya kalkmaları anlaşılır bir durum değildir. O nedenle de bu iktidarın mantığa sığmayan bir biçimde sürekli ‘takiye’ yapıyor olması gerekmektedir. Laik dil içinde ‘takiye’ sözcüğü ‘kendi doğasına aykırı’ olmayı ima ediyor. Dindarlar ‘böyle’ davranıyor gözükseler de aslında ‘böyle’ davranıyor olamazlar, çünkü onlar dindar denmiş oluyor.

Sonuçta laik kesim gözünün önünde duran gerçekliği görmektense, kendisine uygun gelen hurafelerin peşinden gitmeyi tercih edebiliyor. Cehaleti yenmek üzere yola çıkmış olanların geldikleri cahilane nokta ibret verici… Cehaletin bilgisizlik olmayıp, bilmediğin halde kendini biliyor sanmak olduğunu laik kesim de öğrenecek. Ve belki de o zaman kendisini cahil ‘bıraktıranın’ ne olduğunu, cahil ‘bırakanların’ da kim olduğunu sorgulayacak.

Milliyetçilik üzerine

Milliyetçilik hissine neden kapılırız, neden bana ne kardeşim herkes kendi kaderini yaşar diyemeyiz, neden bir bana necilik hali burada ortaya çıkmaz. Çünkü milliyetçilik insanın toplumsal sorumluluk hissinin bir parçasıdır ama hepsi değil. Yani tanımadığım bir insanın yaşam şartlarını düşünmemi sağlayan, bu tanımadığım insana sevgi beslettiren şey hamiyet dediğimiz durumdur. Peki, hamiyeti milliye mi yoksa hamiyeti diniye mi bize bu yönde daha lazım bir şeydir.  İnsan bir varlığın intizamını, olası hallerini bildiği vakit daha emniyetli ve daha mantıklı hareket eder. Bu bağlamda kâinatın, hayatın ve insanın intizamını ve olası hallerini bildiğin zaman daha mantıklı kararlar almak daha muhtemeldir. Dinin insana kattığı en önemli öğretide budur aslında, insanın anlamaya çalıştığı bu kâinat düzenini anlatır insana. Allah vardır der, öldükten sonra dirileceksin der, adalet vardır der vs. bu düzenleri bilen insan aslında kararlı bir yapının içerisindedir ve nasıl davranması gerektiğini artık biliyordur. Hamiyeti diniye bu yönüyle bizi birbirimize daha çok bağlayan ve daha mantıklı kararlar almamızı sağlayan bir unsurdur, çünkü hamiyeti milliye içinde dinin yeri ya çok azdır yâda yoktur. Bundandır ki hamiyeti milliye tam anlamıyla hamiyetin içini dolduramaz.

Hayat üzerine

İnsanlar bir hakikat arayışındadırlar, bu süreçte karşılarına çıkan doğru ya da yanlış yolların peşine düşerler. Bu süreçte karşılarına çıkan iki tane konu vardır. Birisi; dışındaki dünyanın ona olan bakış açısının değişkenliği, diğeri kendisinin dış dünyaya olan bakış açısının değişkenliği. Bu değişkenlik içinde insan kararlığın yolunu bulmaya çalışır ve buna anlamak diyebiliriz. Bu anlamak fiilinin en önemli nesnesi hayattır, yani hayatın sırlarını anladığımız ölçüde başarılı olmuşuzdur.

Üreten insan kimdir?

aubergines-cooking

Bir kırılma noktası vardır insanin yaptığı fiillerde, örneğin; yemek yemek istersiniz ama hazırda yemek yoktur, ya yemek hazırlarsınız ya da yemek yemez son kertede hazır yemek söylersiniz. Üretken insan burada ortaya çıkar, başlangıç adımını atmak onun için çok kolaydır. İkinci örnek olarak ta bu yazıyı verebiliriz bu yazıya başlamak ta bir üretkenlik örneğidir evde otururken ne yapsam ne etsem diye kıvranan bir insanin karin ağrısıdır bu aslında. Üreten insanin da türleri vardır elbet, doğru şeyleri üreten yanlış şeyleri üreten. Burada doğru ve yanlışın tanımlarından çok üretilen konunun insanin ihtiyaçlarına tam anlamıyla cevap vermesi üretimin değerini artırmaktadır. Eğer ürettiğiniz şey bir öğünlük yemekse kıymeti de o ölçüde küçük olmaktadır. Eğer ürettiğiniz şey hayatinizin sonuna kadar eşiniz olabilecek birisine kırılma anında yapabildiğiniz bir sürpriz ise değeri o nispette büyük oluyor. Bununda ötesinde eğer ürettiğiniz şey sizin ahir ömrünüzde isinize yarayacaksa yani 100 yıllık dünya hayati değil de sonsuz ahret hayati için üretebiliyorsanız ne kadar önemli bir üretici olduğunuzu anlayabilirsiniz.

MS SQL Encryption Compare Decryption Methods – Şifreleme karşılaştırma Çözümleme yöntemleri

DECLARE @EncryptedPass VARBINARY(MAX), @Password NVARCHAR(MAX)

SET @Password =
’023′

SET @EncryptedPass =
pwdencrypt(’123′)

SELECT EncryptedPassword = @EncryptedPass

 

EncryptedPassword

————————-

0x010096A522DB61583146F78E7511080B0EBF93BD2E4515CFA824

 

–Wrong password – Yanlýþ þifre

SELECT Result =
pwdcompare(@Password,@encryptedPass)

 

Result

———–

0

 

 

SET @Password =
’123′

–Right password – Doðru þifre

SELECT Result =
pwdcompare(@Password,@encryptedPass)

 

Result

———–

1

 

—————————————–

—Second Method – ikinci yöntem

—————————————–

DECLARE @EncryptedText VARBINARY(MAX)

SET @EncryptedText =
EncryptByPassphrase(‘some handy passphrase’,
‘encrypt me!’)

SELECT EncryptedText = @EncryptedText

 

EncryptedText

————–

0x010000003785B6621388CEFAFF17085237ABBB2F48EEC2E1D08DBE75CE2C7BF644E46616

 

SELECT
CAST(DecryptByPassphrase(‘some handy passphrase’, @EncryptedText)
AS
VARCHAR(MAX))
AS OriginalText

OriginalText

————–

encrypt me!

ASPX ViewState Session iyileştirmesi (workaround)

ASPX sayfalarinda Data yogunlugu fazla olan kontroller kullaniosaniz ve site yogunlugu gibi sorunu olmayan kurum ici uygulamalra yaziosaniz sayfalarini hizlandirabilecek bi iyilestirme tabi sunucunuza guvenmenizde onemli.

Bu iyilestirmede aspx in bir ozelligi olan kontrollerin statelerini tutma isini yaptigi viewstate objesini sessionda tutarak network ten az veri transferi ve kullanici tarafindan az bilgi tasinmasiyla sayfalarin hizlari artirilabilir.

 

 

If you code an ASPX page in data driven application and in a site they are used in company level, below workaround can be used for your site performance according to your server performance.

In this workaround we transfer the data stored in viewstate to session that is property of aspx technology. So, we increase speed of page rendering with the help of using lower network resources and getting lower iniformation from the user.

 

 

============

protected
override
PageStatePersister PageStatePersister

{


get

{


return
new
SessionPageStatePersister(this);

}

}

============